Yeni Yazılar

O limandaki tek yolcu da ben

Bir dilin bütün sözcüklerini kullansam seni tarif edemeyeceğimi biliyorum. Ulaşılmaz oldun hep, dokunmak, hissetmek ve dolu dolu yaşamak isterken seni, kocaman bir yalnızlıktı payımıza düşen. Payıma düşen her seyi erteledim ama erteleyemediğim bir şey vardı, sana benziyordu. Su olsan, dokunduğumda bozulurdun. Bozulmayan bir "şey"din... Gidilecek bir yer olsan sonu olurdu, sonu olmayan bir "şey"din.


Uykuda görülecek bir rüya olsan uyanırdım, beni rüyamdan uyandırmayacak bir "şey"din... Seni gözlerinden, üç ırmağın birleştiği yerden öpeyim desem, aklına ırmaklar gelir. Düşün ki, bir dağdan aşağı iniyoruz ve dünyada iki kişilik türkü kalmış onu söylüyoruz. Öyle bir "şey"sin sen... Seni düşündükçe yoruluyorum desem, dünyanın en büyük yalanı olur. Yalanım yok. Bugünden yarına ne kalır bilmem amam sen kalırsın tıpkı yatağı değişmeyen ırmak gibi.


Bana hep kendimi hatırlatan bir "şey"sin sen. Uzaksın, yakınsın, özlenensin ama bugün değil yarın gibi bir "şey"sin sen. Gecenin en karanlık yerinde, küçücük bir ışık bile olsan yine de istiyorum seni. Bugün her ölümle biraz ölürken, seni düşündükçe hayata dönüyorum yeniden. Gelincikler gibi bir mevsim değil, dört iklim, köşe bucak...


Kim ne derse desin dönmeye niyetim yok. Bir kentin ortasında tek başına kalsam da çığlık çığlığa bagırarak söylerim seni sevdigimi. Bir tek benim sevgimle yaşasa da bu sevda seviyorum seni. Sensiz dallarımı yitirmiş bir ağaç gibi yapayalnız olurum, kalabalığın ortasında bile. Fırtınalı bir denizin en sakin limanı gibi bir "şey"sin sen.


O limandaki tek yolcu da ben...
devamını oku...

Aşkın Gözü Kördür

Bundan çok uzun yıllar önce dünyada yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez halde dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha sıkkın bir şekilde otururlarken, ''SAFLIK'' ortaya bir fikir atmış NEDEN SAKLAMBAÇ OYNAMIYORUZ? orda bulunan herkes de bu fikre sıcak bakmış ÇILGINLIK çılgın olduğun için bağırarak ortaya atılmış - Ben ebe olmak istiyorum. ben ebe olmak istiyorum... oradakilerin hiç biri çılgınlık kadar atak olmadığı için oldukları yerde kalakalmışlar.

ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve başlamış saymaya - bir iki üç... ÇILGINLIK saymaya başladıktan sonra iyi huylar ve kötü huylar saklanacak yerler aramaya başlamışlar. ŞEFKAT ayın boynuzunu asılmış. İHANET çöp yığınlarının içine girmiş SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ancak yine herkesi kandırıp gölün dibine saklanmış. TUTKU dünyanın merkezine girmiş PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK sayamaya devam etmiş -yetmiş dokuz seksen seksenbir...

AŞK ın dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar saklanmışlar AŞK kararsız olduğun için bir türlü saklanacağını bilemiyormuş ÇILGINLIK doksan yediye gelmiş -doksan sekiz doksan dokuz ve yüz' e vardığında aşk sıçrayıp etraftaki güllerin arasına girmiş ve oraya saklanmış ÇILGINLIK bağırmış sağım solum sobe saklanmayan ebe demiş... arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİĞİ görmüş. TEMBELLİK ayaktaymıs çünkü saklanacak enerjisi yokmuş ÇILGINLIK sonra ŞEFKATİ ayın boynuzunda görmüş ve İHANETİ çöplerin arasında,SEVGİYİ bulutların arasında, YALANI gölün dibinde ve TUTKUYU dünyanın merkezinde bulmuş sadece biri hariç herkes yavaş yavaş geriye dönmeye başlamış.

ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış HASET son saklanan bulunamadığı için haset duyarak, ÇILGINLIĞIN kulağına fısıldamış. AŞK ı bulamıyorsun ama o güllerin arasında saklanıyor.... ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına sopayı çılgınca saplamış, saplamış,saplamış... ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar... haykırıştan sonra AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış ve parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş ÇILGINLIK , AŞKI bulmak için heyecandan aşkın gözlerini kör etmiş. -ne yaptım ben seni kör ettim. Ne yapa bilirim... AŞK cevap vermiş -gözlerimi geri veremezsin ama istersen bana kılavuzluk yapabilirsin... Ve o günden beri AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR VE HER ZAMAN ÇILGINLIK YANINDADIR!!
devamını oku...

Baloncu amca

Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, "bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların, adamı nasıl havaya kaldırmadığıydı.

Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve titrek bir sesle:
- Baloncu amca!... dedi. Biliyor musun, benim hiç balonum olmadı.

Adam, çocuğu şöyle bir süzdükten sonra:
- Paran var mı? diye sordu. Sen onu söyle.

- Bayramda vardı!. diye atıldı çocuk. Önümüzdeki bayramda yine olacak.

- Öyleyse o zaman gel!. dedi adam. Acelem yok, beklerim.

Küçük çocuk sessizce geri döndü. O âna kadar balonlardan ayıramadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Birkaç adım attıktan sonra onlara tekrar baktığında, gördüklerine inanamadı. Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı.

Çocuk, olup bitenleri hayretle seyrederken, baloncu ona dönüp:
- Küçüüük!. diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm.

Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Kalbi sanki yerinden çıkacaktı. Ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine yaklaşırken duyduğu sevinç, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu. Balonlara güç bela ulaştığında, bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı.

Ancak balonlardan biri gruptan kopmuş ve dalların arasına sıkışmıştı. Hemen yanında da dikenler vardı. Çocuk onu kurtarmaya çalışsa, bu dikenler onu patlatacaktı.

Balona hiç dokunmayıp aşağı indi ve baloncuya dönerek:
- Birini bana verecektiniz!.. dedi. Hangi balon o?..

Adam, elinin tersiyle burnunu silip:
- Seninki ağaçta kaldı ufaklık!.. dedi. Çıkıp alabilirsin.

Çocuk, bu sefer ayakta bile duramadı. Ve kaldırım kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parıldayan balonuna bakarak:
- Olsun!.. diye mırıldandı. Ağaç üstünde de olsa bir balonum var ya artık!
devamını oku...

sarı öküz hikayesi

sarı öküzü vermeyecektik


Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış. Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğın öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyırık alırlarmış ama yine de boyun eğmezlermiş aslanların zorbalığına. Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. Ancak tavşan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir olmuşlar. Git gide güçten düşmüşler. Eee, aslan bu, hiç fareyle doyar mı?

- 'Her halde bize bu otlağı terk etmek düşüyor' demiş aslanlardan birisi.
- 'Evet' diye tasdik etmiş diğerleri.

Nereye gideriz diye düşünürlerken 'bir dakika' diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan'mış söze atılan.

- 'Hayır' demis, 'hiç bir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi.'

İnanmamış kimse ona ama haydi bir şans verelim ne çıkar diye düşünmüşler. O da almış yanına bir iki aslan gitmiş öküzlerin yanına. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış. Öküzlerin lideri olan Boz Öküz başta olmak üzere beş iri kıyım öküz yaklaşmış onlara. Sormuşlar ne istediklerini. Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da Boz Öküz'ün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş.

- 'Saygıdeğer öküz efendiler' diye başlamış lafa. 'Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik, kimbilir kaçınızda şu pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hiç birini isteyerek yapmadık.Biliniz ki biz aslanlar barışçı bir milletiz. Hele öküzlerle hiç bir alıp veremediğimiz olamaz. Ancak evet size defaatla saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdakı Sarı Öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördükmü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz, ve sürünüze zarar veriyoruz. yoksa bizim sizinle hıç bir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Bir türlü hayatınızdan emin rahat rahat otlayamıyorsunuz, belki geceleri bile bizim kükrememiz sizin uykunuzu kaçırıyor. Bunların hepsi Sarı Öküzün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun, biz de barış içinde yaşayalım' demiş.

Boz Öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı Benekli Öküz olmaz demiş ama kimseye dinletememiş sesini. Zavallı Sarı Öküz kurban edilmiş aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı öküzün üzerine. Bir ikisini fırlatmış üstünden ama bitkin düşmüş az sonra. Çırpınmış, haykırmış, yardım istemiş, yalvarmış, ama yokmuş onu işiten. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için bir öküz gerekliymiş bu.

Gerçekten de günlerce sürüye hiç bir saldıran olmamıs. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki. Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra. Acıktık demişler Topal Aslana daha bir kaç hafta bile geçmemişken. O da yine almış yanına bir kaçını,
bir defa daha gitmiş Boz Öküz'ün yanına.

- 'Selam' diye girmiş söze. ' Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız için sizi bir daha kutlamak isterim. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu. Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var.'
- 'Nedir?' demiş Boz Öküz merakla..
- 'Şu sizin Uzun Kuyruk' demiş Topal Aslan. Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklımız başımızda gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak içın kendimizi zor tutuyoruz. Halbuki siz öylemi ya, hepiniz normal kuyruklusunuz. Bir onun suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve sevgi içinde iki taraf da hayatını sürdürsün.'

Boz Öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece Benekli Öküz ölmüş karşı çıkan. Hepsi de verelim gitsin demişler. İstişare daha da kısa sürmüş bu defa. Dışlamışlar Uzun Kuyruk'u sürüden. Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş
aslanlar. Alabildiğince güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler.

Aslanlar küstahlastıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebeb bile söyleme gereği duymuyorlarmış. 'Verin bize şu öküzü yoksa karışmayız' derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin hayır diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde. Boz Öküz de aralarında olmak üzere bir kaçı kalmış en sona. Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük? diye sormuş biri Boz Öküz'e

'Biz' demiş Boz Öküz gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla
titreyerek :
- 'Sarı Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu harbi...'
devamını oku...

Aşık Olmanın Yolları

Aşık olmanın yolu mu olur? Aşk yıldırım gibi aniden yüreğe düşen bir sızı değil midir? Yazının başlığını okuduğunuzda bu sorulara benzer şeyler düşündüyseniz, yanıldığınızı söyleyebilirim. Evet! Aşık olmanın yolları vardır.

Son yıllarda çevremdeki herkes aşk arıyor. Herkes, adam gibi adam/ kadın gibi kadın bulamadığını söylüyor. Peki, bu kadar insan sevginin peşindeyse, neden kimse buluşamıyor? Kimliklerimizin genel olarak değiştiğini biliyorum. Yaşam şartları, maddi sorunlar, çevresel etkiler derken, artık kimse özendiği o eski yıllara dönemiyor. Değiştik. Değişmeye devam ediyoruz. Buna ister dejenerasyon diyin, ister milenyum kültürü; sonuçta insanlık sosyal bir değişim geçirdi. İhanet neredeyse ilişkilerin içinde bir uzuv haline geldi. Kadınlar, erkeklerin görevlerini üstlendi. Erkekler daha silikleşti. En kötüsü ise, bu o kadar yavaş oldu ki, sanki doğalmış gibi alıştık duruma. Oysa aşk, nadide bir çiçek gibiydi. Napalım, artık böyle!

Herkesin aşka ihtiyacı vardır. Sevgiyle beslenmeyen hayatlar, yalnızlığa demir atar ki, bu liman çok tehlikeli bir yerde durur. Çünkü bu limanın korumasına alışanlar, ilişkinin fırtınası içinde alabora olurlar. Uzun dinlenmeye gelmez yani.

Aşık olmanın yolu, hazırlıktan geçer. Akşam yemeye misafir gelirken nasıl hazırlık yapıyorsanız, yaşamın misafirine de aynı hazırlığı yapmak lazım. Önce, zihninizi temizleyeceksiniz. Geçmişte yaşadığınız tüm kötü anılardan ve tecrübelerden, aklınızı da kalbinizi de arındıracaksınız. Bahar temizliği gibi, dolapların üstünde, çekmecelerin içinde biriken, kokan ne varsa kaldırıp atacaksınız. Tecrübeleri atacaksınız derken, söylemek istediğim, aynı hataları tekrarlayın demek değil. Aldığınız dersler cebinizde duracak, bunları avantaja çevireceksiniz. Bundan önce yaşananlar mazide kaldı. İlk yaptığınız yemeğin acemiliği gibi, her seferinde daha lezzetli olacak ilişkileriniz. Tuzunu, yağını daha iyi ayarlayacaksınız. Ama bir kere yemeği yaktınız diye, her yemeğe bunu da yakarım yargısıyla başlamayacaksınız. Bu en önemli kural. Eskilerin bedelini, yeni gelen ödemeyecek yani.

Gerçek bir temizliğin ardından, aşkı unutacaksınız. Yanlış okumadınız. Ciddi ciddi unutacaksınız. Aşkın en garip özelliği, aramaktan vazgeçtiğinizde ortaya çıkmasıdır. Olumlu ve olumsuz tüm düşünceleri silip atacaksınız. Beklemekten vazgeçeceksiniz. Hayatınızdaki başka olaylara kaptıracaksınız kendinizi. Bu arada en çok yapmanız gereken ise, arkadaşlarla vakit geçirmek, uzun zamandır görüşemediğiniz insanlarla görüşmek, ertelediğiniz işlerinizi halletmek olacak.

Unutma kısmına geçmeden önce yapmanız gereken bir, iki küçük şey daha var. Az kalsın ben de onları unutuyordum. Yeni gelecek aşkın özelliklerini ana hatlarla belirleyeceksiniz. Cinsel uyum sizin için çok önemli ise, yeni bir nevresim takımı alıp kenara koyacaksınız. Sohbet edebilmek, konuşmak çok özlediğiniz bir durum ise, bir çift kahve fincanı; gezelim tozalım diyorsanız, yeni bir ayakkabı. Yani, bu ilişkide beklediğiniz en önemli şey ne ise, onu simgeleyecek yeni bir eşya alacaksınız. Benim için hepsi önemli derseniz, tümünü alın. Ama tecrübelerim, ilişkilerin hiçbir zaman mükemmel olamayacağını gösterdiğinden, bu kadar çok masraf yapmayın derim. Zamanla besleyin ve geliştirin ilişkinizi. Neyse, yeni aldığınız eşyayı, vakti geldiğinde kullanmak üzere saklayın. Eşyalarla konuşuyorsanız benim gibi, 'sen doğru insan geldiğinde, doğru zamanda bana güzel olaylar yaşatmak için kendini sakla' gibi cümlelerle de kaldırabilirsiniz yerine.

Birkaç kişide işe yaradığını gördüğüm bir töreni de anlatmak istiyorum.

Kendinizi iyi hissettiğiniz ve keyifli bir akşamda, önce güzel ve rahatlatıcı bir müzik koyun, yanına bir bardak kırmızı şarap, kahve, ne isterseniz onu doldurun. Bir kağıt, kalem alın ve beklediğiniz aşkın özelliklerini yazın. Bu aşkın size ne katmasını istiyorsunuz, hangi boşlukları doldurmalı, onunla neler yapacaksınız gibi, aklınıza gelen her şeyi yazın. Bu sırada yanınızda bir de kokulu mum yanması güzel olur. Sonra bu mektubu yakın. Aman dikkat edin, arada başka yer yanmasın. Bu tören de bittiğinde, kendinizi banyoya atın. Yıkanırken, geçmişten üstünüzde kalan aşka ait ne varsa suyla birlikte gittiğini, bir beyaz sayfa gibi, ruhunuzu, bedeninizi ve kalbinizi yeni bir aşka hazırladığınızı düşünün. Banyodan sonra yatağa yatın, inancınız varsa bir de dua edin. Doğru insanla karşılaşmayı dileyin ve uykuya dalın. Sabah uyandığınızda artık aşkla ilgili olan şeyleri unutma kısmına geçin.

Bırakın evren size dileğinizi hazırlasın. Sürekli arayarak, fikir değiştirerek, düşünerek aşkın enerjisini bozmayın. Unutun çünkü aşk en çok umulmadık zamanlarda ortaya çıkmayı sever. Rastgele!..
devamını oku...

sonu ayrılık olacak bir aşka koşuyorum

Siz hiç gideceğine emin olduğunuz birini sevdiniz mi? Sadece sevdiğiniz için yanınızda olmasını istemenin haksızlık olacağını, sizinki kadar olmasa da, onun yüreğinde yeriniz olduğuna inandığınız bir adamı sevmenin, ne kadar zor olduğunu bilir misiniz?

Ne bana, ne başkasına ait olan; bir çınar gibi yalnız yaşayan, özgürlüğünü ellerine kelepçe etmemiş bir adamı seviyorum. Her düşündüğümde kalbimi sızlatıyor sevgim. Nasıl anlatmalı bu duyguyu bilmem ki? Doktorların, ölecek dediği hastanın başında beklemek gibi, elinizden bir şey gelmez, sadece iyi bakarsınız, başında beklersiniz. Bir yandan kendinizi hazırlarsınız, ne kadar hazır olabilir ki insan?

Ayrılığın çok uzak olmadığını bile bile sevmek, kalbin kaldıracağından ağır bir yük gibi ama öyle dayanıklı ki şu kalp, sanki etten, kandan değil de demirden. Onu seyrettim uyurken, kırılacak gibi duruyordu. Öyle narin ki, pamuklara sararak saklamak geliyor içimden... Erkek adam narin olur mu? diye düşünmeyin, oluyor! En kadın yanım bile kaba kalıyor.

Vakti geldiğinde gideceğini bildiğim bir adamı seviyorum. Oysa kalsın isterdim. Bir ömrü birlikte geçirelim. Yaşlanalım koltuğun üzerinde, balkonunda begonviller açan evin serin saatlerinde birlikte ölelim. Omuz omuza duralım ayakta, zor bu yükü hayatın, her köşe başı geçene çelme takmak için bekleyenlerle doluyken, saklanalım birbirimize. Dışarıda fırtına çıkmış, güneş açmış, volkanlar patlamış, bize ne? Ama öyle olmayacak! Onun gidip kafa tutması gerek hayata, tüm sakinliğine rağmen, kızgın bir güneş altında bağırması lazım kan ter içinde.

Birine, sen seviyorsun diye kal denmiyor. Biliyorsun, hissediyorsun, şimdi olmasa yarın, mutlaka gidecek. Zaten sevgi, seven yüreği bağlar, karşı taraf sorumlu değil ki!. Sevmeseydin arkadaşım derler adama, silah zoruyla yatmadık ya koluna!
Acı, aşkın kan kardeşi, ayrılmamaya yeminleri var. Ne zaman gönlüne aşk ateşi düşerse, bil ki canın yanacak. Öyle büyük alev topları patlayacak ki içinde, her yan kül, duman olacak. Gözünden yaş yerine ömrün akacak. Birine tutulduysan, söz geçiremiyorsan kalbine, kendini yangınlara hazırlayacaksın. Önünü, sonunu görmeyi öğreneceksin. Aşk dediğin, bir çeşit delilik hali, akıllı insan âşık olur mu hiç? Aslında, aklı olan sever. Bilirsen ki bu bedenler ihtiyarlayacak, büzüşecek, geriye hiçbir şey kalmayacak güzellikten, önce aklı seversin.

Gidecek bir adamı seviyorum. Kendine zulüm etmek böyle olmalı ama bu, zulmün en asil olanı. Karşılık beklemeden sevmeyi öğretiyorum kalbime. Tüm insani isteklerime rağmen, olduğu kadarıyla yetinerek tadını çıkarıyorum. Ruhumdaki yabani otları koparıyorum. Egomu, gururumu, şeytan yanımı, çıkarları, almayı, sadece istemeyi, bildiğim bütün aşk oyunlarını yolarak söküyorum. Bir daha hiç çıkmasınlar diye ateşe veriyorum. Sevgi tarlasına yakışmayan ne varsa temizliyorum. Kirlenmiş neresi varsa, eskimiş hangi gönül yarasının artıklarını tutuyorsam, hepsini kaldırıp atıyorum. İçimde büyük bir bahar temizliği var. Hak ettiğine inandığım bir erkeğe, daha önce kimseye bakmamışım gibi bakıyorum.

Sonu ayrılık olacak bir aşka koşuyorum. Üstüm başım ne kadar kirli olsa da, sevgimi yıkadım, gümüş bir tepside sunuyorum. İster alır, ister almaz ama ben aşka inancını kaybedenlere inat ve aşka rağmen; dimdik sevdamın arkasında duruyorum. Her yaşam mutlu bitecek değil ya? Ben payıma düşeni aldım, gidecek bir adamı seviyorum!
devamını oku...

Her gece gözlerini ’yarın olsun’ diye kaparsın

Bekleyişlere yüklemişsen aşkını, senin için en tanıdık sözcük ‘yarın’dır.
Aslında ‘o’ yoktur ve senin de beklemekten başka çaren yoktur.
Bu yüzden yarın senin için hiç bitmeyen bir umuttur.
O olmadan geçirdiğin hiçbir gün yaşanmış sayılmaz.
Yaşamadığın günler eklendikçe birbirine, yarına olan özlemin daha da artar.

Her gece gözlerini ’yarın olsun’ diye kaparsın, her gece o günü değil yarını düşünerek uyursun. Uyuyabilirsen tabii...
Gün ışığı varken daha çabuk geçer zaman... Gündüzdür, bir uğraşın vardır, ‘o ve yarın’ yine aklındadır ama yolların, sokakların kalabalığında daha az hissedersin yalnızlığını...
Ama o gece kahrolası gece... Bir çöktü mü kentin üzerine geçmek bilmez, saatler de seninindir artık... Ne yapsan olmaz, ne yapsan tüketemezsin dakikaları...

Oysa senin istediğin bu gecenin de bir an önce bitmesi ve ‘yarın’ olmasıdır. Bugün yoktu ya ‘o’ belki yarın olacaktır. Aylardır hasret kaldığın yüzünü belki ‘yarın’ göreceksindir.

İki satır kitap okuyamazsın. Sözcükler çoktan anlamını yitirmiştir. Belki bir iki şarkı dinlersen iyi gelir kafan dağılır ama zaten bilirsin ki her şarkıda O'nu hatırlayacağını...
Umudun vardır ya içinde ‘yarın’a dair; bir tek ona sarılırsın.
Yüzünde beliren gülümsemeyle kaparsın gözlerini... Zaten ne kalmıştır ki şurada ‘ yarın’ olmasına...

Sabahın ilk ışıkları yüzüne çarpar çarpmaz açarsın gözlerini... Heyecanla kalkarsın yataktan... ‘yarın’ olmuştur ya, geceki sıkıntından eser kalmamıştır. Biraz koşuşturmaca, biraz yorgunluk ama yine yalnızsındır işte ve bu duygu bir bıçak gibi keser yüreğini... İnce ince bir sızı hissetmeye başlarsın, tıpkı dün sabah hissettiğin gibi...

‘Yarın’ bugün olmuştur ve senin önünde yine sadece ‘yarın’ olmasını beklemekle geçecek bir bugün vardır.
Daha kaç gün geçecektir ‘yarın’ı bekleyerek bilinmez.

Bekleyişlere yüklemişsen aşkını ve ‘yarın’ı bekleyerek tüketiyorsan zamanını, bekleme!
Çünkü o yarın hiç gelmez.
devamını oku...

aynalar sana çoktan küs

Olur ya gelirsen kapım kilitli değil ama açabilirmisin bilmem... ben sana yettim sen bana artık yetebilirmisin bilmem...istemsiz yaşanmışlıklarımın içinde istemesem bile olmam gereken yerdeyim,bilyorum her tercih bir terk ediş ve bir yaklayıştır ve her tercihte bir kaybediş ve bir menzilden çıkış....

Zamanın bir saniyesini bile geri çevirmeye gücün yetmezken sen kendini hala güçlü mü sanıyorsun? güçlü değilsin ve en önemlisi benden daha fazla değilsin.dedin yaa sen bu kadarmışsın diye ne yazık sen bu kadar bile değilmişsin..ben bu kadarım ama tekrar ve tekrar yinelenen yansıma aynamda görüntümde kendi gözlerimin içine bakabilmenin haklı gururu var yüzümdeki tebessümde. sahi aynaya bakabiliyomusun? ...sen bakabilyorsan bile bence aynalar sana çoktan küs.....

Yaşamak zaten zor neden bu daha da zorlamak bazı şeyleri?Neden aynı hataların tekerrürü?neden bazı şeyleri düzeltmeme çabası inatla?yalanlar görüyorum çevremde ki yazık aşklar bile yalan.....midem bulanıyor...yalan söylemiyor değilim bazen benimde dilim dolanır hayali hikayeler ama hiç birini yansıtmam gerçeğe..... neden bu dil ucuyla söylenen sevgi sözleri..

Erteledim bazı şeyleri ve bazen mecburi hatırlatışlarım var kendime gerçekleri GÜN GEÇTİKÇE KENDİME DAHA ÇOK BENZİYORUM artık bazı şeyleri başkalarına göre yapmak zorunda olmadığımı anladım ARTIK GÖZLERİM DAHA BİR BEN BAKIYOR,ARTIK SAÇLARIM DAHA BİR BEN DALGALANIYOR,ARTIK CÜMLELERİM DAHA BİR BEN KOKUYOR..

Olurya gelirsen kapım kilitli değil ama açabilrmisin bilmem...Ben bana yettim sen bana artık yetebilir misin bilmem..
devamını oku...

gül veren elde gül kokusu kalır

Uzun yıllar önce Çin’de Li-Li adli bir kız evlenir ve ayni evde kocası ve kaynanası ile birlikte yasamaya baslar. Lakin kısa bir sure sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar.İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol acar. Bu çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.

Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev, onun ve annesi ile karisi arasında kalan esi için de cehennem haline gelmiştir.

Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kız doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır.

Yaşlı adam, ona bitkilerden yaptığı bir iksir hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve esinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular . Her gün en güzel yemekleri yapıyor.Kaynanasının tabağına azar azar zehri damlatıyordu.Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir sure sonra kayınvalidesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genç kız kendisini ağır bir yük altında hissetti. Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama su ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı, Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu.

Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı " Sevgili Li-Li dedi , sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça o da dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı. Böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz " dedi .
Kıssadan Hisse:

Eski bir Çin atasözü söyle der ; Gül veren elde gül kokusu kalır.

Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.
devamını oku...

öldür beni anne ben de toprak kokmak istiyorum

kalbimin hiç tanımadığı duyguları daha yeni yeni hissetmeye başladığı dönemlerdi,çevremde bir sürü erkek ve kız arkadaşlarım vardı,ama bi gariplik vardı,mutlu değildim sanki aradığım başka birşeydi,her akşam eve gelir odama çekilir ağlardım,noluyordu bana anlayamıyordum,birgün yine arkadaşlarla beraberdim,beraberdim derken nasıl bi beraberlik,onlar bi araya toplanır gülüp eğlenirlerken bense bi kenara çekilip içimdeki fırtınaları dinliyordum her zamanki gibi,artık arkadaşlarımda alışmıştı bu durumuma,yanıma gelip oturduğunu hiç farketmemişim,taki sanki çok derinlerden gelen bi SELAM sesini duyana kadar,selam dedim bende,neden yalnız oturuyosun dedi,bilmiyorum dedim,kimse seni anlamıyor,hatta kendin bile kendini anlamıyorsun değilmi dedi,evet dedim,bende bu yüzden yanına geldim zaten dedi,bende aynı durumdayım,seni arkadaşlarından ayrı derin düşüncelere dalmış görünce işte benim gibi biri daha dedim,
ve ilk defa onun yüzüne baktım,o anda kalbim durdu sanki,donup
kalmıştım,ne zaman ayrıldık eve nasıl geldim bilmiyorum,o gün sürekli onu düşündüm,sanki aradığım şey buydu hissedebiliyordum bunu,
o günden sonra hergün buluşmaya başladık,evleri iki mahalle kadar uzaktaydı,bizim mahallede akrabaları vardı,ilk tanıştığımız gün onlara gelmişler,böylece aylar geçti,artık ailelerimizde biliyordu,ya ben onlara gidiyordum yada o bize geliyordu,yani her günümüzü birlikte geçiriyorduk,
ama ikimizinde anlayamadığı birşeyler vardı,birbirimizi çok seviyorduk,görmeden yapamıyorduk,arkadaşlık değildi bu,çünki diğer arkadaşlarımızıda seviyorduk,bu çok farklı bişeydi,kimseyede soramıyorduk,nasıl soralımki,biz bile bilmiyorduk ne olduğunu,bu çok yoğun duyguların etkisiyle bazen mutluluktan bulutlara kadar çıkıyorduk,bazende o küçücük kalplerimize sığdıramadığımız ve bi türlü anlamadığımız hisler dünyasında sebepsiz yere ağlıyor gözyaşlarımızı birbirimize hediye ediyorduk,,belki size saçma gelicek ama birbirimizi ilk gördüğümüz günü anlatmıştım,ondan sonraki ilk buluşmamızda biraz konuştuktan sonra bi ara gözgöze gelmiştik,ve daha ne olduğunu anlamadan ikimizde sebepsiz yere birden ağlamaya başlamıştık,hemde ne ağlama sanki hiç bitmeyecek gibiydi göz yaşlarımız,işte o günden sonra bir daha biribirimizin yüzüne uzun süre bakamadık,hatta çoğu zaman sırtlarımız birbirimize dönük otururduk,bi gören olsa bize gülerdi heralde,ama elimizde değildiki bakamıyorduk işte,
ama ne olursa olsun çok mutluyduk,artık ne güneşin doğuşunun,ne çiçeklerin kokusunun,nede kuşların aşk şarkılarının farkındaydık,biz birbirimizde kaybolmuştuk,taki bi akşam bizim evin zili uzun uzun çalana kadar,kapıyı annem açtı,gelen onun teyzesinin kızıydı,anneme bişeyler söyledi,annemde hemen babamla bişiyler konuşup,banada sen evden ayrılma biz hemen geliyoruz diyerek aceleyle çıktılar,bende hemen arkalarından çıktım,hava kararmıştı,beni görmesinler diye onları uzaktan takip ettim,biraz gittikten sonra bizim evin biraz ilerisinde bi market vardı,orada bi kalabalık gördüm,oraya gidiyorlardı,biraz daha yaklaşınca babam koşmaya başladı,yerde yatan biri vardı,bende biraz daha yaklaştım,babam yerde yatan kişiyi kucağına almıştı,bikaç adım daha yaklaştım ve kalbime binlerce ok birden saplandı sanki,yerde yatan benim meleğimdi,oda beni gördü,eliyle bana gelme diye işaret yaptı,ve bana bişeyler söylemek için ağzını açtığında,ağzından kan boşaldığını gördüm,yanına gittim,o güzel başını babamın kucağından kendi kucağıma aldım,hafifçe gülümsedi ve bak dedi napmışsın yeni gömleğine,onun kanına bulanmış gömleğimi göstererek,iki hafta önce doğum günümde o almıştı,ve birden başını karanlıkta benim seçemediğim kazanın olduğu bi yere çevirip tüh yaa dedi,ne demek istediğini anlamamıştım,başını tekrar çevirdiğimde ölmüştü,ondan sonrasını hatırlamıyorum,gözümü evde açtım,orada bayılmışım,beni doktora götürmüşler sakinleştirici filan yapmışlar,uzun süre baygın halde yatmışım,
kendime gelir gelmez ağlamaya başladım,kimse müdahale etmedi,doktor ağlarsa müdahale etmeyin demiş,tekrar kendimden geçene kadar ağlamışım,ondan sonraki günlerde gözyaşım hiç dinmedi,aradan iki ay filan geçmişti,birgün anneme onlara gitmek istediğimi söyledim,annem önce kabul etmedi ama yalvarmalarıma dayanamayıp bi şartla kabul etti,gideriz ama orada ağlayıp annesini üzmeyeceğine söz verirsen dedi,bende söz verdim ve gittik,bi süre oturduk ama ben kendimi zor tutuyordum ağlamamak için,bak oğlum dedi annesi,biribirinizi ne kadar çok sevdiğinizi hepimiz biliyoruz,ne kadar üzüldüğünüde biliyorum ama senden bir ricam var dedi,kızım son nefesini senin kucağında vermiş,bana son anlarını anlatmanı istiyorum dedi,şaşırdım,nasıl anlatabilirdimki,anneme baktım boynunu büktü,bende onu üzmeyecek şekilde anlattım,ama bi ara karanlıkta bi yere bakıp tüh yaa dediğini anlamadığımı söyleyince,annesi bana sarılıp öyle bi ağlamaya başladıki,bende zaten zor tutuyordum kendimi,ikimizde uzun süre ağladık,
biraz sakinleştikten sonra,artık bu dünyada yaşamam için hiç bir sebebin kalmadığına karar vermeme sebep olan şeyi anlattı,
ogün annesi evlerinde benim çok sevdiğim bir yemeği yapmış,anne demiş bu yemeği ayhan çok sever,bizim yiyeceğimiz kadarını ver ben ayhanlara gidip onunla beraber yiyeceğim demiş,anneside yalnız göndermemek için yakınlarında oturan teyzesinin kızıyla bize göndermiş,yolda gelirlerken teyzesinin kızı,sen biraz bekle bende marketten içecek birşeyler alayım demiş,kaldırımda beklerken bi araba vurup kaçmış,bize yakın oldukları için teyzesinin kızı hemen bize haber vermeye gelmiş o akşam,ve o karanlığa bakıpta tüh yaa dediği şeyde,bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzüldüğü içinmiş,son anlarını yaşayan birisinin canından daha çok bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzülecek kadar seven bir kalp varmıdır daha şu lanet dünyada,başkasını sevebilirmiyim artık,aşık olabilirmiyim başkasına,tahammül edebilirmiyim artık saçma sapan şeylerin adını aşk koymalarına,bizim yaşadıklarımız bilemesekte gerçek aşktı,bunu şimdi biliyorum, ama o bilmiyor,birgün birbirimize bir söz vermiştik,hangimiz önce ölürsek diğerimizi cennetin kapısında bekleyecekti,şimdi bende bilmeden yaşadığımız o tarif edilmez duygunun gerçek aşk olduğunu,o aşkı sonsuza kadar yaşayacağımız cennetin kapısında beni bekleyen meleğime anlatmak için,gelmesi için hergün yalvarıp dua ettiğim beni ona kavuşturacak kişiyi bekliyorum,Azraili

O Öldükten Sonra

bu gün hafta sonu,aşkımla buluşacağız,en güzel elbiselerimi giymeliyim,hangi gömleği giysem acaba,yanakları gibi kırmızı olanımı yoksa gözleri gibi kapkara olanımı,yada kazanın olduğu gün kanıyla üzerine çiçekler yaptığı gömleğimi,ne kazası ne kanı yaa nerden çıktı şimdi offf,ben en iyisi son buluşmamızda başını omuzuma koyduğu o kokan gömleği giyeyim,evet evet bu daha iyi,anne ben çıkıyorum,onamı,
tabiki anne yaa,her hafta sonu kiminle buluşurum ben,iyide neden ağlıyosunki,şimdi gidip annesindende izin almalıyım,günaydın müsade ederseniz kızınızla gezicez biraz,tabi oğlum,ona iyi bak olurmu,bak buda ağlıyor,noluyo bunlara anlamıyorum,koşar adımlarla gidiyorum aşkıma,bu yolda ne kadar uzun,her zamanki gibi bekçi amca karşılıyo beni,hoşgeldin oğlum,oda seni bekliyodu,biliyorum,günaydın aşkım ben geldim,bak hala yatıyo,hemde bembeyaz gelinliğiyle,yanaklarına küçük bir öpücük kondurup uyandırıyorum onu,her zamanki gibi toprak kokuyor meleğim,
uzatıyor kollarını yattığı yerden,tutuyorum ellerinden,tüy kadar hafif,ne kadarda güzel meleğim benim,hoşçakal bekçi amca,bak koskoca adamda ağlıyo,iyi eğlenin olurmu diyor kirli sakallarından süzülen yaşları silerek,
onun en sevdiği yerleri geziyoruz elele,allahım onunla olunca o kadar mutluyumki,bi ara yine gözgöze geliyoruz,bakmamalıydık,yine ağlıycaz,ne kadar ağladığımızı akşam ezanını duyunca anlıyorum,işte bu günde bitti,gitmeliyiz,bekçi amca kızar sonra,hoşgeldiniz iyi eğlendinizmi bari,neler yaptınız bakalım,ağladık akşama kadar,her zamanki gibi ha,evet,hadi meleğim sen şimdi yat,ben haftaya yine gelirim,,birgün diyorum,birgün bende bembeyaz damatlıklarımı giyip geleceğim yanına,kapkara gözlerini açarak yalvarırcasına,çabuk gel olurmu diyor,yakında meleğim çok yakında,biliyorum şimdi iyi geceler öpücüğüm olmadan uyuyamaz bi tanem,yanaklarına bi öpücük konduruyorum,yine o toprak kokusu,geldim anne,hoşgeldin oğlum,öldür beni anne ben de toprak kokmak istiyorum.
devamını oku...

sevmiyorum bu tür hijyenik cümleler kurmayı

Ben, bu yaz serin geçer sanmıştım. Uzun zamandır konuşmayı unutmak, hiç bir şeyi bilmemek, yalnızca, evet yalnızca gece yarısı edilebilecek bir telefonla uyanıp, eski, çok eski bir arkadaşın sesini duymak istemiştim. Galiba, en büyük hatalarımdan biriydi bu. Ses ne kadarını anlatabilir ki bir insanın: görmeden, dokunamadan, ansızın kapatarak avcunu, bir kelebeği orda hapsetmek gibi bir şey olmalı. Oysa ağrılı yaralarım, ‘janti’ taklalarım, hububata dönüşmüş yanlarım vardı. Oysa ben, bu yaz serin geçer ve sessiz kalmayı tercih ederek, evimde, odamda, fallar açarım, belki biraz müzik dinler, ağlarım diye ummuştum. Hatırdan hiç çıkmayan yüzlerin hiç çıkmayacak fallarını açarım, bir parça tarihe geçerim diye ümit etmiştim. Ama olmadı. Olmadı işte, savruldum. Şaşkın çocuğun elindeki patlak, şapşal balon gibi, muhit itibarını yitirmiş delikanlı gibi, kalakaldım. Artık her şeyi biliyorum. Artık her şeyi bilmekten başka çıkar yolum kalmadı. Bu ne sancılı bir telaş benim için; bedenimden mahrumum. Onlar önemsemesinler, hatta alay etmeleri bile mümkün ve belki böylesi daha yıpratıcı, daha bir mazlum kılıcı. Oysa neleri özlemiştim, ne şahane hisler beslemiştim. Oh, artık çok geç? ! Onlara söylemek için şarkılar, okumak için şiirler, anlatmak için çok kaliteli seks fıkraları ezberlemiştim günlerce; ben, bu yazı serin geçer sanmıştım. Alev alev. Her yer alevler içersinde; ve ben, bu korkunç yangında çatıya kaçacak gücü bile kalmamış bir kötürüm gibi, tekerlekli sandalyemde havanın her zaman olduğundan daha çabuk ve daha fazla kararmasını, damların hesapsız kediler ve matematisyen martılarla dolmasını bekliyorum şimdi. Aşk, beni ünlü yapar sanmıştım! Neleri özlemiştim, ne mükemmel hisler beslemiştim: çıt çıkarmadan çekildiler, hükmen yenildik. Kaybolanları da gördüm. Samimi söylüyorum, hem de çok yakından gördüm. Kendi aralarında konuşuyorlardı. O mesafede gidip gelen bir nefes topluluğu, ağızdan kulaklara mu*****i noksan bir söz kümesi taşıyordu. Bu kümeste tek tavuk da bendim! Ah, bir parça ağlarım diye ummuştum. Nafile! Olmadı velhasıl. Artık her şeyi biliyorum. Artık her şeyi bilmekten başka çıkar yolum kalmadı. Bütün bütün boğuldum. Karaya da vuramam / vuramam. Neden benden söz ettiler kısaca. Neden dolaştım bir serseri kurşun gibi oradan oraya. Oradan oraya ve kime götürüyordum parklardan topladığım oksijen oranı yüksek çiçekleri. Kim koklamaya cesaret edecekti, kim onları alıp bir vazoya yerleştirecek kadar kendini tanıyordu, bana inanıyordu, beni seviyordu, mıncıklıyordu, kolluyordu... hiç. Hiç kimse. Bunu da biliyorum. Buna da erdim. Bir kere, en başta sezmiştim yanılacağımı... İlkin, telefon defterimi attım. Sonra fotoğraflar, ah çok hoş, elbette o mükemmel fotoğraflar. Renk renk, çeşit çeşit, insan insan, düşman düşman fotoğraflar. Topluca otururken, içki içerken, grup seks takılırken, hususi sevdaların o “sözü geçmese iyi olacak, mayonez alır mıydın” tipindeki sohbetlerinde çekilmiş, arşivlenmiş, çerçevelenmiş fotoğraflar! Deklanşöre basanın, karşısındaki topluluk içinde olamayışının da hüznünü, burukluğunu taşıyan o canım fotoğraflar! Kestim kendimi. Kestim kendimi, çıkarttım fotoğraflardan: Bir şiirde geçer ya hani: Oramda buramda biraz el, biraz bacak, biraz omuz ve penis kaldı. Oyup çıkarttığım o adamı, o Aptal Surat’ı attım, yani kendimi. Şimdi o fotoğraflardaki o insanlar bensiz, ben zaten mekansız, yurtsuz, huysuz ve savruk, anne tarafından serseri, baba tarafından alkolik, ölmüş ve yarı diri bir adamım. Olmadı işte. Artık her şeyi biliyorum. Bağırsam çağırsam, “Ne bağrıyon lan bu saatte lavuk, manyak mısın? ! ” diye karşılık verecek bir yabancı bile yok. Artık her şeyi bilmekten başka çıkar yolum kalmadı. Romantizme kızıyorlardı. Evet, onlar da gözyaşlarını bir sır gibi saklamayı erdem sayanlardandılar. Kollarımda kör jilet yaraları, mutfakta üç haftalık bulaşık, ciğerimde dışarı atılması kasten unutulmuş bir miktar esrar dumanı, kulaklarımda fış fış kayıkçının ilk iki mısrası, gidilmesi gereken ülkeler, kalınması gereken oteller var aslında. Godot’yum desem, bekleyenim olmaz! Acayip bunalımdayım. Sevmiyorum bu tür hijyenik cümleler kurmayı. “Artık” kelimesini kullanmaktan nasıl da sıkıldım. “Dert yanmak” fiiliyle başım uzun zamandır dertte! ... Gecenin bu yarısında... Gece Yarısı Edilebilecek Bir Telefon! Evet, aslında ben yalnızca buna değinecektim. Hatta sabaha karşı... Kafanı.iktiysem kusura bakma, özürdilerim, eğer, rahatsız...ediyorsam...eğer...
Sen... Peki sen benim telefon numaramı hatırlıyor musun hala? !
devamını oku...

Gerçek aşka, yelken açmak ümidi ile

Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı… Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu. İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.

Sonunda kararımı ona da açıkladım: Boşanmak istiyordum. Şaşkınlıktan gözleri açılarak ‘niye?’ diye sordu. ‘Gerçekten belli bir sebebi yok’ dedim, ’sadece yoruldum.’ Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!

Sonunda sordu:

‘Seni caydırmak için ne yapabilirim?‘ Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. ‘İşte mesele tam da bu’ dedim. ‘Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.’ ‘Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl’olacak. Bunu benim için yapar mısın?’ Yüzümü dikkatle inceledi ve ‘Sana bunun cevabını yarın vereceğim’ dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.

Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı. ‘Sevgilim’ diye başlıyordu, ‘O çiçeği senin için koparmazdım’ Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.

‘Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.’

‘Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.’

‘Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’

‘Sâdık arkadaşının her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.’

‘Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.’

‘Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin – gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’

‘Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.’

Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Gözyaşlarım mektuba düşüyordu. ‘Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.’

Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim..

Bu gerçek aşktı.

İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil… Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz… Ama hep oralarda bir yerdedir.

Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.

Hayat tam da böyle bir şeydir.

Gerçek aşka, yelken açmak ümidi ile…
devamını oku...

limon ağacı

Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi.
Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi.
Büyük ağaç, iyice kasılarak:
—Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz.
Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu.
Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.
Tohumların teklifini kabul ederken:
—Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz.
Büyük ağaç bu işten hoşlanmamıştı. Fakat küçük olanı:
—Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece.
Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.
Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.
Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.
Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.
devamını oku...

Burası cennet efendim

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir trafik kazasında birlikte ölmüşlerdi. Hikaye bu ya, gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar. Adam çok susamıştı. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın
Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:
‘Afedersiniz! Burası neresi?”
Kadın ona gülümsedi: ‘Burası cennet efendim!”
Adam bunun üzerine sevinçle, ‘Harika!” dedi. ‘Peki, bana biraz su verebilir misiniz? Çok susadım da!”
Kadın cevap verdi: ‘Elbette efendim, içeri girin. İçerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz.”
Böylece adam köpeğine, ‘Haydi içeri giriyoruz!” diyerek kapıya yürüdü ama kadın onu birden durdurdu:
‘Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Hayvanları içeri almıyoruz!”
Bunun üzerine adam bir an durdu, düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam tersi yönünde yürümeye koyuldular. Bir müddet geçtikten sonra kendilerini bu defa tozlu ve çamurlu bir yolda buldular, yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı.
Adam sordu; ‘Afedersiniz! Bana biraz su verebilir misiniz?”
Dede, ‘içeri gel!”dedi, ‘Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var.”
Adam tekrar sorar; ‘Peki, arkadaşım da benimle gelip oradan su içebilir mi?”
Dede, ‘Tabi” dedi. ‘Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kâse bulacaksın.”
Bunun üzerine adam kapıdan girdi, biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu. Adam çeşmeden, köpekte oracıkta ki kâseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler.
Derken adam girişte bekleyen dedeye sordu: ‘Su için çok teşekkür ederim. Peki burası neresi?”
Dede, ‘Burası Cennet!” dedi.
Bunu duyan adam şaşırdı: ‘Ama nasıl olur? Az önce burası gibi kırık olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da cennet olduğunu söylediler?”
Dede, ‘şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?” dedi ve devam etti ‘ama orası cehennem!”
Adam iyice şaşırmıştı: ‘Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz?”
Dede gülümsedi: ‘Kızmıyoruz. Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları cennetten uzak tutuyorlar.”
devamını oku...

onları hiç birşey ayıramazdı

Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, " Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerinde rağmen ikiside sevgisinden hiç birşey kaybetmemişti.. Onları hiç birşey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, nede ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Oysa o her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı öncebunu sevdiğine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari, onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki ? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı ? O zaman neden gelmemişti yine ??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır..olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir hergün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden bir damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gidiyim diye mırıldandı...Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı.Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı...
devamını oku...

aşk varlığın değil,yokluğun acısıdır

Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında. Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya... İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır...Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...Birazdan sabah olacak...Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...
Aşkta yarın yoktur sevgili...
devamını oku...

sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın

Arkadaşımı beklerken boş masa bulamamış bir amca,
Benim masama oturdu...
Sohbet etmeyi çok sevdiği anlaşılıyordu.
O konuşuyor ben yorum yapıyordum.
Emekli öğretmenmiş.
... Anılarını anlattı.
Sonra gözümün içine bakarak:

- Kızım sevmek mi istersin sevilmek mi? dedi.

Ne cevap vereceğimi bilemedim.
- İkisini istesem çok şey mi istemiş olurum?

- İkisi sunulmadı.
Sana sadece birini seçme hakkı veriliyor.

Düşünüyorum düşünüyorum cevapsızım.
Sevilmek, evet çok güzel.
Sen sevmedikten sonra
O seni sevse ne olur?

Ya sevmek?
Eğer karşındakinin
Beni sevmediğini anlarsan, o da acı verir.
Ben karşımdakinin
Beni sevmediğini öğrendiğimdeki acıyı
Tatmak pahasına da olsa sevmeyi seçtim.

- Evet, cevabım SEVMEK.
Bu sorunun cevabını siz de verecek misiniz?

- Tabi kii kizim .
Bundan 35 yıl önce çok yakışıklıydım,
Bakma şimdi yaşlandım.
Hep sevildim.
Sonunda beni seven,
İlerde seveceğimi düşündüğüm biri ile evlendim.
Ömrümün yarıdan fazlasını
Bir gün severim ümidiyle geçirdim.
Eşim beni çok sevdi.
Bir gün bile saygıda kusur etmedi.
Onu sevmediğimi hissetmesin diye çok uğraştım.
Geçen gün karımı toprağa verdik.

Ölmeden önceki son konuşmamızda bana
"Sana çok teşekkür ederim,
Beni bu hayatta mutlu ettin,
Anne olmamı sağladın,
Beni bilerek hiç üzmedin.
Senin beni sevmeni sağlayamadım
Ama seni çok sevdim" dedi.

Meğer anlamış onu sevmediğimi, aslında sevemediğimi.

- Peki hiç aşık olmadınız mı?
- Oldum elbette

- Peki niye onunla evlenmediniz?
- Çünkü o başkasını seviyordu.
Ona söyleyemedim.

Onun için kızlarla hep gönül eğlendirdim.
Olmadı, ondan başkasını sevemedim.

- Ne mutlu size ki sizi çok seven biri ile evlenmişsiniz.

- Evet kizim, haklısın ama ben SEVİLMEK şıkkını seçtiğim için olmadı.
İstemeden ona da hakketiği mutluluğu yaşatamadım.
Sevilmeye doydum ama sevmeye hala açım.
------------------------------------------------------------
Fuzuliye Sormuşlar :
-Sevmek mi daha Güzeldir, Sevilmek mi ?
-Sevmek Demiş...
-Çünkü, Sevildiğinden hiçbir zaman emin olamazsın !..
devamını oku...

mevsimlerden bahardı

Babam öleli 12 yıl olmuştu ve ben 20 yaşına geldiğimde babasız olmanın acısını artık çok daha iyi anlıyordum.Annemle birlikte küçük ama mutlu bir dünya kurmuştuk kendimize. Mevsimlerden bahardı,sokaklarda parklarda dolaşıyordum.Bu bahar daha bir çoşkulu hissediyordum kendimi. Birçok arkadaş edinmiştim. Mehmet,Can Canı´ın kuzeni Merve ve daha birçoğu...Her gün belirli saatlerde buluşup eğlenceli dakikaler yaşıyorduk. Onlarla o kadar eğleniyordum ki işe dahi gitmiyordum.Yine işe gitmediğim bir günde yalnız başıma dolaşırken arkadaşlarımla her zaman oturduğumuz parkta gördüm onu. O kadar güzeldi ki..Bir süre çevresinde dönüp beni fark etmesini umdum ama bana hiç bakmıyordu. Tam umutsuzluğa kapılmışken son bir cesaretle yanına yaklaştım ve"Oturabilir miyim?" diye sordum. Deniz mavisi gözleriyle bakıp ,küçük bir tebessümden sonra."Oturabilirsiniz" dedi. Kalbim heyecandan deli gibi çarpıyordu.Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Sonra kısık bir sesle,"Adım Vedat," diyebildim. Bana dönüp "Nazlı" dedi. Bir süre sonra telefonlarımızı birbirimize verdikve ayrıldık. Akşam olanları anneme anlattım. Annem gözlerimdeki mutluluğu fark edince çok sevinmişti. Arkadaşları bize davet ettimİlerleyen günlerde Nazlı ile daha sık görüşür olduk. Zaman ilerledikçe ona daha çok bağyaaıyordum. O hayatıma girdikten sonra işe gitmeye bile başlamış,diğerarkadaşlarımla da daha az görüşür olmuştum. Arkadaşlar sitem edince kendimi affettirmeye, onları akşsam yemeğine davet ettim. ve hazırlık yapmak için erkenden evegittim.Anneme arkadaşlarımın geleceğini ve güzel bir yemek yapmak için hazırlığa başlamamamız gerektiğini söyledim. Akşam gelip çatmıştı. Kapı çaldı, hemen koşup açtım.Arkadaşlar gelmişti. Onları salona alıp sofrayı hazırlamak için mutfaktaki anneme yardıma gittim. Sofra hazırlandıktan sonra salona geçip onları içeri çağırdım.Arkadaşlarımı masaya alırken annemin bakşlarındaki korku ve şaşkınlık ifadesine bi anlam verememiştim. Tam arkadaşlarımı tanıtıyordum ki annem büyük bir feryatlamasadan ayrılıp gitti. Olanları bir türlü anlayamıyordum. Arkadaşlardan özür diledim ve yemeğe başladık. Yemeğin ve sohbetin ardından arkadaşlar gitti. Annemin odasına olanları sorduğumda hiç cevap vermedi. Sadece yüzüme bakıp ağlıyordu. Eve gelen misafirAradan 3 ay geçmişti. Arkadaşlarla ve özellikle Nazlı ile görüşmelerimiz iyice sıklaşmıştı.Bir ara anneme sözü Nazlı´dan açıp onunla birbirimizi ne kadar sevdiğimizi ve evlenmek istediğimizianlattım. Annem mutlu olmamdan gülüyordu. Ama gözündeki korkuyu ve acıyı hissedebiliyordum. Öbür gün işdönüşü eve geldiğimde bir misafir vardı. Tanıştıkve annem o arada kayboldu. O adam bana tuhaf sorularsorup durdu. 1-2 saat oturduktan sonra annem gelip misafiri yolcu etti.Anneme gelenin kim olduğunu sorduğumdadoktor olduğunu söyledi."Yoksa hasta mısın?" dedim. Annem doktrun benim için geldiğini ve sadece genel birkontrol yaptırmak istediğini söyledi. Sabah erken kalkıp hastaneye gittik ve bir çok testten geçirildim.Bir kaç saat sonra doktor gelip hiçbir şeyimin olmadığını söyledi ve annemi odasına çağırdı.Akşam evegeldiğimde annemin gözleri ağlamaktan şişmişti. Ne olduğunu sorduğumda, "Bir cenazeye gittim,çok etkilendim,"dedi.Artık Nazlı ile hemen hemen her gün görüşüyorduk. Her geçen gün ona olan aşkım içimden taşacak gibi oluyordu.Eve erkendöndüğüm bir gün misafirler olduğunu gördüm.kimse beni fark etmedi. Mutfağa gidip atıştırırken ister istemez konuşulanlara kulak misafirioldum.Konu bendim ve annemin niye böyle üzgün olduğunu o an anladım. Meğer hastane , doktor hep bu yüzdenmiş.Meğer ben şizofreni hastasıymışıımadını bie bilmediğim bu hastalık beni hayal dünyasında yaşamama neden oluyomuş. Misafirler gidene kadar ortaya çıkmadımAnnem onları geçirince beni arkasında gördü ve "Birşey duydun mu?" der gibi yüzüme bakıyordu. Ona, "herşeyi duydum," dedim.Kadıncağızın gözleri dolmuştu ve bana sarılarak ağladı. Ona üzülmemesini ve kendimi çok iyi hissettiğmi söyledim ama gerçekten korkmuştum.Bana arkadaşlarımı davet ettiğim gün hasta olduğumu anladığını söyledi. Annemin anlattığına göre benim hiç arkadaşım yoktu. Eve davet ettiğimkişiler tamamen hayal ürünüydü. Annemin hazırladığı sofrada sadece ben oturmuştum ve sanki arkadaşlarım varmış gibi saatlerce o hayali varlıklarla konuşmuştum.Ya Nazlı da hayalse?Hiçbirşey umurumda değildi. Her şey, bütün bir Dünya hayal olabilirdi ama ya Nazlı...Ya o da hayalse? Bu ihtimal beni delirtmeye yetiyordu. Annem birçok ilaç getiriyor ve bunların rahatlamam için olduğunu söylüyordu. Ama ben zaten rahattım. İşten ayrıldım ve aradan 3 gün geçtikten sonra dışarı çıktım. Her zaman gittiğimiz parka gittim.Arkadaşlar yine oradaydı.Aslında belki oradan hiç ayrılmamışlardı.Onlarla konuşurken parktaki diğer insanların alaylı alaylı güldüğü fark ettim.O gülen insanlara,"Siz gerçek değilsiniz!" diye bağırdım.Ama onlar sadece gülüyorlardı.Peşimi bırakmalarını söyledim.Nereye gidersem onlarda benimle beraberlerdi.İlaçlar beni iyice dağıtmıştı.Düşüncelerimi toplayamıyordum.Arkadaşlar da yavaş yavaş benden uzaklaşıyorlardı. Nazlı´yı aramaktan korkuyordum. Çünkü ararsam Nazlı diye birinin olmadığını anlayabilirdim. Bir gün dayanamayıp aradım ve her zamanki yerimizde buluştuk. Ona bir yandan başıma gelenleri anlatırken diğer yandan da çevredeki insanları süzüyordum. Yine bana gülmelerinden korkuyordum.. Eğer bana gülüyorlarsa bu Nazlı´nın olmadığını gösterecekti. Evet çevredekiinsanlar yine bana alaylı bakıyorlardı ama bu defa gülmüyorlardı. Nazlı olayı beni gün geçtikçe bitiriyordu.Bir gün anneme Nazlı´yı eve getireceğimi söyledim. Annemin gözleri kocaman oldu. Yine bir hayali eve getireceğimden korkuyordu. Ama ben kendime güveniyordum. Nazlı bir hayal değil gerçekti.Annem isteksiz olsa da benim ısrarımla kabul etti. Öbirgün Nazlı´yla buluştuk ve ona ,"Seni biraz sonra anneme götüreceğim," dedim. Nazlı çok telaşlandı. Hazırlıksız olduğunu söyledi ama ben ısrar edince kabul etti. Artık geri dönüş yoktu. Biraz sohbetin ardından eve doğru yola koyulduk. Sokağa gelip eve yaklaştığımızda son bir kez kulağına eğilip "Seni çok seviyorum," dedim. Eve geldik,kapıyı çaldım. Annemkapıyı açtığında ben önden girip ayakkabılarımı çıkardım ve Nazlı´yı içeri aldım. Anneme bakıp gözlerimle Nazlı´yı işaret ederken kalbim duracaktı sanki. Annemin gözlerindeki yaşı görünce olduğum yere yığıldım.Demek yine hayaldi...Ama annemin ağzından çıkan şu kelimeler benim için o an bir dua kadar kutsaldı; "Hoş geldin, güzel kızım,,,"
devamını oku...

mutlu olmak için ne yapmalı ?

Kendini sorguladın mı hiç? Bugüne kadar kimleri kırdığını, yaşadıklarında senin mi yoksa karşındakinin mi hata oranının daha az ya da fazla olduğunu; kaç kişinin geçmişte veya şu anda, senin sebep olduğun nedenlerden dolayı ağladığını hatta o nedenlerden dolayı içinde derin yaralar açıldığını hiç düşündün mü? Kaç kişiye acı çektirdin, kaç kişi yüzünden sen acı çektin? Eğer bilerek ya da bilmeyerek, sebep oldukların yüzünden dökülen gözyaşlarını görebilseydin, o gözyaşlarını siler miydin? Acı çektiğini bildiğin birine kırgında olsan acısını dindirmek için gülümser miydin? Kızdığın, beklide nefret ettiğin kişilere, seninde hataların yüzünden bu hale gelindiğini düşünecek kadar adil olabildin mi hiç?

İnsanın bütün yükü karşısındakine bırakarak kendini aklaması kolaydır. Sevgide-sevgisizlikte, ayrılıkta-kavuşmakta, öfkede-nefrette, intikamda-affetmekte...kısacası, bu duyguların yaşanmasında ne kadarı bizim payımızdır. Aşkta, dostlukta, arkadaşlıkta, komşulukta, kardeşlikte, iş hayatımızda-özel hayatımızda, eşlerimize-çocuklarımıza ne kadar adil olabiliyoruz? Yanlışımızı fark ettiğimizde geriye dönüp; tek suçlu sen değilsin ya da bunun böyle olmasına ben sebep oldum diyebilmemize engel mi gururumuz? Amannn sende!...zaten üzerinden onca zaman geçti artık ne önemi var mı diyorsunuz.

Öyleyse bir daha düşünün lütfen... Kırdığınız kişi, içindeki kırgınlıkla belkide son günlerini yaşıyordur. Ya da siz o durumda olsaydınız, hatalarınızı düşünerek bu dünyaya veda etmek ister miydiniz?...veya sizi kıran biri arayıp gönlünüzü alsa sevinmez misiniz?. Hayat kısadır bilesiniz... gence yaşlıya da bakmaz hem. Bugün var olanı yarın yitirebilirsiniz unutmayın. Birileri için bir şeyler yapabilecek güçteyseniz eğer; bir hastaya ilaç, bir yoksula yiyecek bulabilecekken,birinin borcu yüzünden intihar etmesine engel olabilecekseniz, dönmeyin sırtınızı. Önemsemediğiniz bir iyilik bir hayat kurtarabilir. Zorda olana yardım hayata birini kazandırabilir...birinin yaşama sebebi olmak az şey midir sizce.

Belkide bir kadın kötü yola düşmekten kurtulabilir. Bir annenin çaresiz gözyaşlarına deva olabilir iyiliğiniz. Bir umutsuza umut verebilir manevi desteğiniz. Eğer bugün her şeye sahip olduğunuz halde, içinizde huzuru ve mutluluğu duyamıyorsanız; önce geçmişinizden kalanların hesabını verin. Hiçbir şey için geç değildir. Geçmişe dönüp kırdıklarınıza gülümseyin. Göreceksiniz,küçük bir özür sözcüğü yetecektir kırgınlığının geçmesine. İhmal ettiklerinize uzatın elinizi. Vaktiyle geri çevirdiklerinize ulaşmaya çalışın. Kendinizi de başkalarını da affetmeyi öğrenin ki; içinizdeki manevi ağırlığı ancak böyle atabilirsiniz. Birini yargılarken kendimizi değil; onun penceresinden onu görmeye çalışalım. Sonra da onun bakış açısıyla kendimizi görelim.

Göreceksiniz ki; herkes bu okuduklarını düşünüp değerlendirdiğinde; kırgınlıklar sona erecek, birbirine sevgiyle gülümseyerek anlayacak, hatasını fark etmeyi ve zamanında özür dilemeyi öğrenecektir. İşte o zaman; belki bir hasta iyileşecek, bir umutsuzun umudu olacak,bir kadın anne olup güzel çocuklar yetiştirecek, bir anne çocuğuna yetmenin mutluluğunu yaşayacak, bir çocuğun karnı doyacak ve hayata daha bir güvenle bakacaktır.
Haydi! Hayatı bir örgü gibi düşünün, hatalarımızda kaçan ilmekler olsun. Onarmaya ilk kaçan ilmeği yakalayarak başlayalım ve sırayla ilmekleri onaralım. Onardıkça üzerimize giyeceğimiz kişilik; daha düzgün, daha sorunsuz, daha güzel ve daha bir içimizi ısıtan sıcaklıkta olacaktır. İşte bunun adı MUTLULUKTUR... Mutluluk verdikçe size çoğalarak geri gelen bir duygudur...Siz mutlu olmak ve mutlu etmek istemez misiniz? Yitirdiklerinize artık ulaşamayacaklarınıza üzülmeyi bırakın ve henüz vakit varken yitirmediklerinize zaman ayırıp uzatın elinizi...Gelin!...affetmenin ve affedilmenin dayanılmaz hafifliğiyle hep beraber mutluluğu yakalayalım...
devamını oku...

ne kadar güzeldir bir sevdiğinin olması...

Ne kadar güzeldir bir sevdiğinin olması, en zor anında, hiç ummadığın bir zamanda bir selamıyla içini ısıtması. Ağlarken sesini duyar duymaz bütün olumsuzlukları anında unutmak, yağan karda başını pencereye yasladığında onu hayal etmek, yağmurlu havalarda soğuktan değil onu özlediğin için ta derinlerde bir yerinin sızlaması ne güzeldir. Bir merhabasıyla bütün karanlıkların aydınlanması, 'gel' demeden yanında olduğunu bilmek, gittiğin her yere onu da kalbinde, benliğinde, yanında götürmek..

Ona dair şarkılar söylemek, bütün güvercinleri kaçırmak uğruna. Yazılar yazmak sayfa sayfa. En güzel cümleleri bile beğenmemek, en güzel sözleri bile ona yakıştıramamak ne güzeldir. Sonra düşünmek onu ve ne yazarsam yazayım ona dair bütün sözlerin güzel ve anlamlı olacağını; çünkü aşk kitabının kapağında, yüzünün olduğunu bilmek ne güzeldir.

Fark etmek, yok olmak, yanmak, yakılmak ne güzeldir.
Dönüp dolaşıp kendini onda bulmak ne güzeldir.

Ertesi gün uyandığında, gözlerini gözbebeğinin içinde görmek ne güzeldir. Sonunu bilmeden kendini ateşe atmak; ama onsuz da ateşte olduğunu bilmek ne güzeldir.

Karar vermeden, fikir üretmeden, mantıklı düşünmeden, sadece sevmek ne güzeldir.

Adı anıldığında sus pus olmak, kızarmak, utanmak ne güzeldir. Defalarca yeminler bozmak, kalpler kırmak, kırılmak, affetmek, af dilemek, onarmak, yapmak, yenilmek, sevgiye boyun eğmek ne güzeldir.

Gitmek, dönmek, özlemek, beklemek, unutmamak, unutulmamak, aşk uğruna ağlamak, kısaca aşk içinde kendini kaybetmek ne güzeldir.

Korktuğunun başına gelmesinden ürkmek, acı çekmek, yas tutmak, kısaca çelişki içinde kalmak, pişman olmak; ama geçmişi sorgulamadan başlamak, yine yeniden sevmek, sevdiğinden vazgeçmemek ne güzeldir.

İlk olmak, tek olmak, son olmak ne güzeldir.

Dualar etmek, yalvarmak, yakarmak, kavrulmak; ama hiç ummadığın bir anda 'işte O' diyebilmek ne güzeldir. İçinde olmak, dışında olmak, karar verememek, kendini belirsiz bir sona bırakmak; ama yine de gururuna yenilmeyip 'kal' diyebilmek ne güzeldir.

Her şeyi boş vermek, her şeyi dert etmek, kahretmek, yine de isyan etmemek ne güzeldir.

Fotoğrafına baktığında sanki karşındaymış gibi gülümsemek, aşk kadehini son damlasına kadar içmek, gönül denizinde boğulmak, özgür ruhumuzu bir tek kişiye zincirlerle bağlamak ne güzeldir.

Gelmeyeceğini bilerek beklemek, onsuz bayramların zehir olması, sevinçlere hüzünlerin karışması, bir sevdanın tek başına hükümdarı olduğunu bilmek ne güzeldir.

O olmayınca öksüz çocuklar gibi üşümek, 'keşke yapmasaydım' diyebilmek, güneşi görememek, yaşadığını hissedememek, aç kalmak, tek kalmak, başka gözlere kör olmak ne güzeldir.

Onun kokusundan başka koku duymamak, ondan başkasını görmemek, onun teninden başka bir tene dokunamamak, ondan başkasını hissedememek ve her yeni gün bir şeylerin olmasını beklemek ne güzeldir.

İki kişi yaşamak her şeyi, bir bardak da onun için çay içmek, yorgun düşmek bu yüzden, kıymetini anlamak sevdiğinin, artık eski günlere dönemeyeceğini bilerek yine de pes etmemek bu hayattan ne güzeldir.

Gözlerini hayal etmek, denizin dalgaları gibi saçlarını okşamak, ellerinden tutmak, defalarca öpmek ne güzeldir. İlham olması her yazıya, akıllara zarar olması, şarkı, türkü, şiir, her ne varsa aşka dair onda olmak; hayatının tümünde olması ne güzeldir.

Fırtınalar koparmak, kalabalıklarda kaybolmak, onsuz bu şehirde olmaktan nefret etmek ne güzeldir. Telefonunun çalmasını beklemek, yaşadığın şehri terk etmek, başka yere yerleşmek, ama aşktan kaçılamayacağını bilmek, nereye gidersen git kalbini, aklını, yüreğini de yanında götürdüğünü bilmek ne güzeldir.

Hiçbir sevdada aynı tadı bulamamak; dünün, bugünün, yarının ve bir yanının hep yarım kalacağını bilmek, kayıp hüzünler saklamak, hep gurbette kalmak, ne güzeldir acıyı tatmak.

Hayat uzun ve bitmek bilmeyen bir film… Yönetmen ise acımasız, insanı en can alıcı noktalarından vuran. İşte o yönetmenin sen olduğunu bilmek bile ne güzeldir.

'Ben gidiyorum.' dediğin gibi 'Ben geldim.' diyebilmek ne güzeldir.

Rüyalarda görmek ardı sıra, biteceğini bilsen de bu güzel rüyanın, sabah kalktığında gerçek olması için dualar etmek, ilk onu düşünmek, telaşlanmak, kendini kaptırmak ve yine kendini çekip almak bu güzel düşten ne güzeldir.

Beklentisiz sevmek, gerçek sevginin kimseye söylenmeden, kimseyle paylaşmadan ve asla kavuşmadan da var olabileceğini bilmek, aşk denen illete bulaşmak ne güzeldir…

Ben sadece seni 'bendeki senle' sana anlatmak istedim. Bu yazıyı okursan bir gün bil ki içimde onca söz var seni sevmelere adanmış; söylenemeyen onca söz…

Daha ne söylenebilir ki sevgi ve aşk adına… Söylenmiş nice sözler var ki hala söylenmekte; ama son bulmamakta; çünkü dünya sevgi üzerine dönüp durmakta…
devamını oku...

Nasıl bir kadın arıyorsunuz ?

Nasıl bir kadın arıyorsunuz ya da nasıl bir erkek ? Aşkınızı yaşamak için istediğiniz insan nasıl biri? Nasıl tarif edersiniz o aradığınız insanı? ve o aradığınız insanı gerçekten bulsanız hemen koşar mısınız onun yanına? Yoksa ürküp geri mi çekilirsiniz?

"Terk etmiş ve terk edilmiş" bir kadının macerasını anlatan Çiğdem Anat'ın "Aklım Nereye Gidiyor, Ellerim Nereye" kitabını okurken gördüm birden cevabı. Kitabın bir yerinde o cümle çıkıyor karşınıza, romanın kahramanı olan kadınla yeniden ilişki kurmak isteyen eski
sevgilisi, karısından yakınırken şöyle diyor kadına :

"Beni aldatabilecek bir kadın istiyorum."

Bu cümlede duruverdim. "Kendisini aldatabilecek bir kadın isteyen" bir erkek. Birden fark ettim ki bütün erkekler aslında, bunu açıkça söylemeseler de, "kendilerini aldatabilecek bir kadın" istiyorlar.

Bütün kadınlar da "kendilerini aldatabilecek" bir erkek. Ama bu cümlenin, kitapta yazılmayan bir devamı bulunuyor, bir başka cümle daha var bu cümlenin ardından gelen. "Beni aldatabilecek bir kadın istiyorum," ama "beni aldatmayacak bir kadın."

Herkes, kendine muhtaç olmayacak kadar güçlü, başkalarına gidebilecek kadar özgür, her an kendisini beğenecek başka birini bulabilecek kadar alımlı birini istiyor, ama bu istediği özelliklere sahip olan insan kendisini aldatmasın da istiyor. "Aldatabilecek biri olmak" çekici kılıyor insanı, belki de çekiciliğin tarifi bu kadar basit, "aldatabilecek biri" olmak.

İnsanlar "aldatabilecek olana" doğru çekiliyorlar, yaklaşıyorlar, dokunuyorlar, sonra kendi şartlarını söylüyorlar; "Ama aldatmayacaksın". Ve "aldatabilecek olanın" çekiciliği ile aldatılma
korkusu arasına sıkışıyorlar. Her an bir kuşkuyu, bir korkuyu, bir tedirginliği
soluyorlar öyle biriyle olduklarında.

Biliyorlar ki, "aldatabilecek biri" aldatabilir.

"Aldatamayacak biri" güvenli ama sıkıcı
"aldatabilecek biri" çekici ama korkutucu.

Aşkın en zor kavşağı.

Hangisini seçeceksiniz, istediğinize sahip çıkacak cesareti gösterebilecek misiniz, yoksa güvenli bir sıkıcılık mı daha cazip gelecek size?

Kitabın erkek kahramanı da "aldatabilecek birini" aradıktan ve üstelik onu da bulduktan sonra duruyor zaten, karısını, çocuğunu, alışkanlıklarını bırakamıyor. Boş bir evde aşkla kendisini bekleyen "aldatabilecek kadının" yanına gitmiyor. "Aldatabilecek bir kadın" istiyor, o kadını buluyor ve daha önce verdiği sözden dönüp o kadını "aldatıyor". "Aldatabilecek kadından" korkuyor erkeklerin çoğu gibi.

En çok istediği kadın, onu en çok korkutan kadın çünkü. Hayatı boyunca düşlediği, özlediği kadına kavuştuğu anda o kadından aslında ne kadar korktuğunu fark ediyor erkek ve "aldatamayacak olanın" sıkıcılığına dönüyor.

Sonra da, hayatının sıkıcılığına, kendi korkaklığına bir teselli bulabilmek için toplumsal payeler, işinde geçici başarılar elde etmeye uğraşıyor.

"Aldatabilecek kadın" ise yapayalnız, bir sevgili bekliyor.

Erkekler "aldatabilecek bir kadını" sevip, "aldatamayacak bir kadınla" yaşıyorlar, güven ve rahat aşka ağır basıyor. "Aldatabilecek kadın", kendisine benzeyen bütün kadınlar gibi mutsuz
oluyor kitapta.

Onu şartsız ve korkusuz sevecek birini bulana kadar da mutsuz kalacak…
devamını oku...

O limandaki tek yolcu da ben

Bir dilin bütün sözcüklerini kullansam seni tarif edemeyeceğimi biliyorum. Ulaşılmaz oldun hep, dokunmak, hissetmek ve dolu dolu yaşamak isterken seni, kocaman bir yalnızlıktı payımıza düşen. Payıma düşen her şeyi erteledim ama erteleyemediğim bir şey vardı, sana benziyordu. Su olsan, dokunduğumda bozulurdun. Bozulmayan bir "şey"din... Gidilecek bir yer olsan sonu olurdu, sonu olmayan bir "şey"din.


Uykuda görülecek bir rüya olsan uyanırdım, beni rüyamdan uyandırmayacak bir "şey"din... Seni gözlerinden, üç ırmağın birleştiği yerden öpeyim desem, aklına ırmaklar gelir. Düşün ki, bir dağdan aşağı iniyoruz ve dünyada iki kişilik türkü kalmış onu söylüyoruz. Öyle bir "şey"sin sen... Seni düşündükçe yoruluyorum desem, dünyanın en büyük yalanı olur. Yalanım yok. Bugünden yarına ne kalır bilmem ama sen kalırsın tıpkı yatağı değişmeyen ırmak gibi.


Bana hep kendimi hatırlatan bir "şey"sin sen. Uzaksın, yakınsın, özlenensin ama bugün değil yarın gibi bir "şey"sin sen. Gecenin en karanlık yerinde, küçücük bir ışık bile olsan yine de istiyorum seni. Bugün her ölümle biraz ölürken, seni düşündükçe hayata dönüyorum yeniden. Gelincikler gibi bir mevsim değil, dört iklim, köşe bucak...


Kim ne derse desin dönmeye niyetim yok. Bir kentin ortasında tek başına kalsam da çığlık çığlığa bağırarak söylerim seni sevdiğimi. Bir tek benim sevgimle yaşasa da bu sevda seviyorum seni. Sensiz dallarımı yitirmiş bir ağaç gibi yapayalnız olurum, kalabalığın ortasında bile. Fırtınalı bir denizin en sakin limanı gibi bir "şey"sin sen.

O limandaki tek yolcu da ben...
devamını oku...

cok sevdim seni hemde deliler gibi

cok sevdim seni hemde deliler gibi.. arkadaslarima yapmayin dedigim seyleri yapacak kadar sevdim seni.icimdeki sesi beynimdeki her hucreyi susturdun bakislarinla.sana bakarken sanki ilk defa pamukseker yemis bir cocuk gibiydim.o hic bitmeyen agiza buruna yapisan sey gibiydin sende , benim her yerime yapistin.o kadar siki siki yapistin ki ,bende bunu o kadar sevdim ki ,sensizlik sanki hic olmamisti.

simdi sensizligi yasiyorum eksik olma…

dustum yerlerde surunuyorum resmen.herkes sanki uzerime basip geciyor , gunes bile aydinlatmiyor beni icimi isitmiyor sanki.gordugum seyler sanki ilizyon gibi demin var simdi yoklar.bu kalp hic atmamis gibi onceden ,kontrol etmek icin elimi koyuyorum o kadar yavas ve isteksiz atiyorki kalbim…cami acip haykirasim geliyor sensizligimi goge duyar belki biride acir bana diye…kendime bile aciyamaz hale geldim o kadar yogundunki sen icimde sokup atmasi imkansiz, simdi bunu daha iyi anliyorum.tek sorunum bunu nasil kabullenecegim.senden nefret edemiyorum.o kadar acizmisim gibi bakiyor ki insanlar, beni dinleyenlerin gozunde goruyorum kendimi ve yinede aciyamiyorum kendime.uzamis kirli sakalalarima bakip onlari sivazliyorum, sen gittin gideli 2 yildir o sakallari kesemiyorum, sadece kisaltiyorum nede olsa giderken ellerin deydi onlara.sanki kesersem senden bir parcada onlarla gidecek gibi.iyice deli oldum artik aglama krizlerine giriyorum hemen kosup aynaya bakiyorum o goz yaslari suzulurken gozlerimden sanki sende suzulecekmissin gibi geliyor ama olmuyor iste atamiyorum seni icimden…yasamayi unuttum galiba bugun uyandigimda ayakkabimi bile baglayamadim, 26 yildir bagladigim o ayakkabiyi baglayamadim iste, yine agladim goz yaslarim bitti artik kuru kuru agliyorum.o da ne deme sakin cidden gozumden yas bile gelmiyo artik.o aldigim nefes bogazima diziliyor.hicbir sey sensiz olmuyor anladim.hala seviyorum seni gitsende, gelmesende seni gormesemde, duymasamda seviyorum hala ve sevecegim…
devamını oku...

ben onu hala seviyorum ve unutamıyorum

Daha 15 yaşındayım belki bir çoğunuza saçma hep yaşanan olaylardan gelecek ama benmkisi tesadüf bi aşk.. ;( Aradan 3 ay geçti 3 ay önce facede takılıyodum bi çocuk eklemişti önceden ilk defa bu kadar rahat bi şekilde kabul ettim normalde herkesi kabul etmem nedense bunu kabul ettim :) 1 hafta sonra konuşmaya başladı mrb falan dedi öyle konuştuk nerde oturuyosun falan diyince aynı semtten çıktık hatta evimizin arasındada 1 sokak varmış ama ne ben onu gördüm 6 yıldır nede o beni çünkü hiç dışarı çıkmıyordum okul haricinde :D sonra çok şaşırdı sonra dönücem sana acil çıkmam gerek dedi falan işte öle çıktı gece faceyi açtığmda oda açıktı hemen aklımdasın falan dedi baya bi konuştuk nerden çıktın sen karşıma yaa seni seviyorum fln deid o kadar çok etkilendimki bende ona aşık olmuştum bugüne kadar hiç kimseyle ne çıktım nede hiç kimseye karşı birşey hisstettim ilk defa olmuştu ilk defa aşık olduğumu anladım:) .. Yarın buluşalım falan dedi ama ben ailmeden izin alamazdım zatende pek gitmek istemedim çünkü onun yüzüne bakamazdım utanırdım bahane uydurdum ozman markete gel dedi bizim sürekli alışveriş yaptığımız marketin yanında oturuyolarmış bende tmaam gelicem dedim yarın olduğunda faceden haberleştik gelicekmisin falan dedi bende izin aldım markete gitmek için aşağıya indi okadar çok heyacanlıydım ki markete gittiğimde o çocuğu hiç görmemiştim ve yeniden aşık oldum onu gördüğümde biraz konuştuk gülümsedi falan sonra eve gittim hemen o kadar temiz o kadar saf bi çocukki ilk defa bir erkeğe karşı böyle birşey hisstettim sonra pcye fazla giremedim 1 hafta sonra yine konuştuk ama ben utandığımdan onu sevdiğimi hiç söyleyemdim oda hep beni denerdi çıktığn varmı falan diye bende yok dedim hiç aşık oldunmu dedi evet dedim zaten anlamıştı benim ona aşık olduğumu oda bana aşıktı ama o kadar utangaçtıki hep şarkılarla anlatırdı askını hiç ban açıkma teklifi etmedi bana bu bile yeterliydi ondan sonra 1 ay falan geçti yine knouştuk ardından 1.5 hafta sonra konuştuğumzda eskisi gibi değildi hatta mesaj bile atmıyordu artık ve ben okadar üzüldüm ki artık bana aşık olmadığını düşündüm belkide hala öylee :( ama bne onu çok seviyorum hep pc başında onun girmesini bekledim ama girmedi yaşadığımız şehir semt bile aynıydı hatta aramızda 1 sokak vardı ama ben onu çok uzaklardaymış gibi özlüyordum :( halada özlüyorum onun sokağından artık geçemem çünkü onu görürsem daha kötü olucam 3 ay geçti ama o benden bi türlü geçmedi çok aşığımm onu düşünmediğim bir saniye bile yok gergün onun için ağlıyorum birkere girsin faceye diye ama nafile.. o artık beni sevmiyo eskiden beni sevdiğini sölerdi ama artık sevmioo :( demekki hiç sevmemiş onu unutamıyorum ona hala ilk günki gibi deliler gibi aşığım başka bir kıza bakar diye okada rçok korkuyorumki kendi kendime hayal bile kuruyorum kimseye ondna bashetmiyormu çünkü onu deliler gibi seviyorum ve kıskanıyorummm o yüzdende hep sevgimi içime gömdüm aşk acısının ne demek olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum napabilirim lütfen yardım edin 3 ay geçti aradan ama ben onu hala seviyorum ve 1 gün bile unutamıyorum :( Lütfen yardım edin.. :/
devamını oku...

sanal aleminde tanistigim

GEC YASLI HERKES ASKA YAKALANABILIR BU DUYGUNUN YASI OLMAZ:

B ir gercegi anlatmak isterim sanal aleminde tanistigim bir kisi
evli kendisi cok dürüst ve samimi davranisiyla beni kendine asik etmisti ama bu sahsin sevgi veya aska kalbi acik degildi cünkü esini cok seviyordu uzun zaman onunla yazistiktan sonra karsilasip görüsmeye karar verdik bu kisi sen benim kardesim bir ailemden birisin gibi görüyorum seni diyordu yazilarinda bastan bende ona hep kardes gözüyle baktim inancli ve Hacca gitmis biriydi ondan bana yanlis asla gelmezdi bunu sanal aleminde anlamistim beni cok koruyordu belki kiskancliktan yapiyordu bilmem her erkekde kiskanclik vardir ilgimi bu kisi cok cekmisti resmiyle taniyordum msn acmazdi email gönderirdi onun her yazisindan anliyordum iyi bir babaydi esine düsgündü ama anlamadigim cok seven esini sanalda baykadinlarla ne isi vardi onunla karsilastim kaffede oturduk ve sadece gözlerine bir kac sefer baktim sevgi dolu biriydi cok dürüst samimi ve araya mesafe koymasini bilen biriydi fazla oturmadik birsaat zaman dan sonra ayrildik evime geldim oda evine gitmisti ama sahis beni cok düsündürdü cünkü derlerya sanalda kimseye güvenmeyin bin kisiden birkaci temiz kisi cikar diye ilk tanidigim karsilastigim kisi olunca korkmustum acikcasi yanildim Allah kalbime göre birini cikarmisti ama ne yazik evli biriydi fazla kendimi kaptirmamam gerekti zaman gecince böyle olmadi yenik düstüm düsünceme ona asik olmustum kendimi senelerce toparlayamadim uzak durmaya cok calistim bu sefer nefes alamadigimi fark ettim sagligimdan oldum dostca beraberligimizi son vermek zorunda kaldik ask cok kötüymüs karsiliksiz olunca care olmayinca bu yüzden erkek ve bayandan dostta olamzmis ilerisi aska dönüsüyor evli bir kisiden uzak durmak gerek kalbinizi yormayin ölüme kadar gidersiniz askin yasi yoktur caresiz asklara saplanmayiniz

caresiz ask aglatir isimsiz
devamını oku...

dersane günlerini iple çeker olmuştum

mart 2010 bı dersaneye başladım ben 21 o 27 yaşındaydı ikimizde aof ögrencisiydik. Başta arkadaşmış gibi davransakta ilk görüşte aşktı bizimkisi dersane günlerini iple çeker olmuştum onu görmek içiin neler yapmıştım sonra bı gun bi kızla gördum onu kalbim sıkıştı nefes alamadım önce ama belli etmemeliydim güldüm nasılsın canım dedım iim tşkler dedi tanıştın mı kız arkadaşımla dedı tanışmama gerek yoktu kız benım matematık sınıfımdaydı. Şaşırmıştım oysa ki bna aşık oldugunu düşünmüştüm. Onunla görüşmeyi hiç kesmedim hala en yakın arkadaşımdı.Ne zaman ihtiyacı olsa ona bı omuz verdım hayatıma kım girerse girsin onu asla bırakmadım. Ayrıldılar onunla ılgılendım . Bi gün içerken bana çok sınırlendı sarhoştu noluo dedım sen dedı sen benı bitirdin neden gittin o çocukla muhabbet ettın :O şok olmuştum megerse bana kızdıgı için beni sinirlendırmek için gitmiş o kıza. Artık sevgiliydik ve mutluyduk derken bı gün bi msj geldı onu rahat bırak senı sevmıyo hala bana aşık son uyarım kötü olur… Çok sınırlenmiş ve çok kırılmıştım anında çıktım hayatından bunu bana yapmamalıydı 9 ay hiç görüşmedim aramadım.. Bi gun yıne çıktı karşıma unuttun mu dedı sadece unutmamıştım bakışımdan anlardı zaten .. sadece sarıldı ve benım ol mutlu olalım dedi o gunden beri ne bir delice msj nede telefon hayatımızdan herkzı çıkarıp yolumuza devam ettık ve bırbırımızı çok sevıyoruz..:)
devamını oku...

BİR DAHA BENİ ARAMA

Anlatacağım hikaye çok uzun yıllar önce yaşanmıştı onun için uzun olacak umarım sıkılmadan okursunuz. (Kızın ismini belirtemeyeceğim için onu SARIŞIN KIZ olarak nitelendireceğim.) Bundan yaklaşık 18 sene önceydi. O zamanlar 7. sınıfa gidiyordum. Benden bir alt sınıfta mavi gözlü sarışın bi kız dikkatimi çekmişti. Ama ona ulaşmak çok zordu. Çünki o okulun en güzel kızıydı , ben kendimi ona layık görmüyordum. Bir gün o kız yanıma geldi ve en yakın arkadaşını benden hoşlandığını söyledi. Çok şaşırmıştım. Ona yakın olmak için bu teklifi kabul ettim. 7. sınıf boyunca arkadaşıyla çıktım. Yaz tatiline girince sevgilimin babasının tayini çıkınca uzaklaşmak zorunda kaldık ve bi daha da görüşemedik. 8. sınıfa geçtiğimizde sarışın kızla ikimzide yalnızdık. Ama bir sorun daha vardı en iyi arkadaşım ondan hoşlanıyordu ve benden onun adına konuşmamı istedi. Mecburen gittim ve konuştum, ne var ki o arkadaşımla sevgili olmak istemiyordu. Buna sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Aradan 1 ay geçmişti ki cesaretimi toplayıp ondan hoşlandığımı sölemeye karar verdim. Sorun bunu nasıl yapacağımdı. Yanına yaklaşınca konuşmayı bırak yüzüne bile bakamıyordum. Bir gün sınıflarına baktım boştu, tabi oturduğu sırayıda adım gibi biliyordum. Masanın üzerinde kalem kutusunu gördüm ve gidip onun içerisine ondan hoşlandığımı belirten bi not bıraktım. Bir sonraki tenefüs sınıfa arkadaşı geldi ve o sarışın kızın beni dışarda beklediğini söyledi. Yanına gittiğimde neden bu zamana kadar beklediğimi sordu ve teklifimi kabul etti. O kadar iyi aşıklar olmuştuk ki okulda herkes bizi parmağıyla gösteriyordu. Bir sene böyle bitti ve ben lise için şehirde bir okula gitmek zorunda kaldım. Ama yazın her fırsatta gidip onu görüyordum. Bazen ailesi başka bir yere gidiyorlardı ozamanları da pencerelerinin önüne gelip saatlerce sohbet ediyorduk. Yıllar yılları kovaladı ve biz daha ilk günki gibi birbirimize aşkla bakıyorduk. Ne badireler atlatmıştık, onları da anlatsam roman olur herhalde. Bu aşk güzel bitmedi ama, asıl anlatmak istediğim yer de burda başlıyor. Ben üniversiteyi kazanıp başka bir ile gitmemle bizimde güzel günlerim bitmişti ben bunu göremedim. İlk gideceğim gün o karanlıkta gelip beni uğurladığında hala biz birbirimize aşıktık. Üniversitede ki ilk vizelerim başlamıştı. O kadar yoğunduk ki bir günde 3 sınav olduğumuz hatırlıyorum. Sınavlar ard arda olduğu için telim 3 saat kadar kapalı kalmıştı. Sınavlar bittiğinde yurda gittim ve teli açtım. Bir msj geldi, msjı açıp baktığımda ne göreyim \\\’BİR DAHA BENİ ARAMA\\\’ yazıyordu altında sarışın kızın numarası aradım ama teli kapalı. Tamı tamına 9 senelik ilişki bir msjla bitti. Aradan 3 sene geçti ve ben evlendim başka birisiyle duydum ki O da evlenmiş. Ama hala unutabilmiş değilim ve onu görmek korkusundan ayrıldığımızdan beri onun olduğu ilçeye gitmiyorum. Merak ettiğim tek bir şey var o msjın sebebi neydi…
devamını oku...

seni seviyorum demek yetmez

Günün birinde bir çiçekle Su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lazımdır birbirlerini tanımak için...

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine Sığmaz artık ve anlar ki, suya Aşık olmuştur.

İlk kez Aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"sırf senin hatırın için ey Su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye Başlamıştır.

Zanneder ki,
Çiçeğe Aşıktır ama su da ilk defa Aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalarlar ve çiçek acaba
"su beni seviyor mu?" Diye düşünmeye başlar.

Çünkü Su, pek ilgilenmez çiçekle... Hâlbuki çiçek, alışkın değildir böyle Bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya
"seni seviyorum der. Su,
"ben de seni seviyorum" der.
Aradan Zaman geçer ve çiçek yine
"seni seviyorum" der. Su, yine
"ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya
"seni seviyorum." der.

Su da ona
"söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve Gün gelir çiçek Yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi Sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler Çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek
Çiçek, suya der ki;

- "Seni ben, gerçekten seviyorum."

Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye... Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der Doktor :

- "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar
Doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki :

- "çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü Onun için" der.

Ve anlamıştır artık su; sevgiliye sadece
"Seni Seviyorum" demek yetmemektedir..
devamını oku...

Seni sonsuzluk kadar çok seveceğim

Bugün olduğu gibi yarın da, yarından sonra da, Ondan sonraki günlerde de gözlerimdeki yerinin değişmeyeceğine... Seni bir ömür seveceğime... Kelebeklerin renklerinin insanı büyülemesi gibi, yarınımda da hep sevginle yaşayacağıma... Her bakışında okuduğun o gözleri her zaman yanımda göreceğine, en yakın dostun, en yakın sırdaşın, en yakın arkadaşın olacağıma... Sıkıntının sıkıntım; üzüntünün üzüntüm olacağına...

Her kızgın anını çiçeğe dönüştüreceğime... Her üzgün anında tebessümün geri gelmesi için elimden geleni yapacağıma... Asla ve asla soğuktan ve yalnızlıktan üşümeyeceğine... Yanında olmadığım ve varlığıma ihtiyacın olduğu her anda bir rüzgar olup seni saracağıma... Gözümün gözüne değdiği her an; sana yeniden aşık olup seni bir periye dönüştüreceğime... Yaşam boyu her sabah sana aşık olarak uyanacağıma... Sen uyurken sana bakıp, Sen ve Ben için dualar edeceğime...

Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma... Seni asla üzmeyeceğime... Seni kızdırırsam. bunu bilmeden yapacağımdan hemen özür dileyeceğime... Beni tanıdığın gün, benden gördüğün neyse, ömrünce aynı beni göreceğine... Sevgimin asla değişmeyeceğine... Sevgimin asla azalmayacağına... Bilakis her gün büyüyen bir sevgiyi dönüp mutluluk ormanlarına seni taşıyacağıma... Senin her şeyin önünde olduğun gerçeğinin asla değişmeyeceğine... Seni asla ihmal etmeyeceğime... Senin sadece 14 Şubat`ta değil, 365 tane Sevgililer Günü`nde 365 tane ismin olacağına...

Sana yalan söylemeyeceğime... Başkalarının yanındayken seni asla unutmayacağıma... Elini usul usul, korka korka tuttuğum o ilk gündeki aynı heyecanı hep yaşayacağıma... Bir ömür senin elini bırakmayacağıma... Bir ömür Can`ım olarak kalacağına... Tüm balonları senin için gökyüzüne salacağıma... Tüm çiçeklerde seni göreceğime... Okyanuslarda seni dalga yapacağıma... Yıldızlara kement atacağıma... Gökkuşağına salıncak kurup 7 renge senin rengini karıştıracağıma... Her satırda seni yazacağıma... Seni çizeceğime ve sana sesleneceğime... Hiç bir şeyin, hiçbir zaman senin önüne geçemeyeceğine... Her günün bir öncekinden daha güzel olacağına... Her anın unutulmazlık zincirine bir yenisini ekleyeceğine... Sana her zaman hayatım diyeceğime...
Seni sonsuzluk kadar çok seveceğime...
Sen, ''SEN'' olduğun için seni seveceğime...
Seni ''Bir ömürden de öte'' seveceğime...
Seni Seviyorum diyeceğime...
Söz Veririm...
devamını oku...

tanımadığına aşık olursun

Aşka en yakın olduğun zaman, kalbini birine koşulsuzca açtığın zamandır. Karşılık vermese bile, bir gün onun da sana aşık olabileceğini umarak sabırla beklediğin zamandır. Birlikte olabilme ihtimalin yoktur. Aşka kural işlemez ama bazen elin kolun bağlı kalır, sen çabalarsın o durur. Dursa bile, senin için hiçbir şey yapmasa bile bıkmadan, usanmadan çabalamaya devam ettiğin zamandır.

Aşk, sen ona yeterince yakınlık gösterirsen seni içine alır, sarmalar. Sen ve aşk, tek vücut olursun, bir olursun, tepeden tırnağa aşk olursun. Bu bazen istenecek bir şey de değildir aslında. Beraberinde acı vardır, hüzün vardır, geçmeyen vakitler, bitmeyen karanlık geceler vardır. Ama olsun, aşk seninleyken, senden daha güçlü kimse yoktur. Bu yüzden bütün o acılar, hüzünler ancak aşkla dayanılır olur.

Sevme eylemi farklıdır aşktan, tanımadığına aşık olursun, tanıdıkça ya seversin, ya sevmezsin. Bir arada kavga etmeden duramayan çiftler görürsün bazen. Aralarında aşk vardır kuşkusuz, ama sevememişlerdir birbirlerini. Şarkıda söyleneni başaramamışlardır. 'Hayatta en zor olan bir insanı tanımak, kabul etmek huylarını değişmeden bir olmak' diyememişlerdir. Sürünüp giden bir aşktır o. Sevgiyle beslenmediği için bir süre sonra bitecektir.

Herkes ruh eşini arıyor ve bulamamaktan yakınıyor. Senin gibi olan binlercesi var. Sen bulamıyorsun, onlar bulamıyor. Sen, 'Bu dünyada beni anlayacak kimse yok' diyorsun, bunu başkaları da söylüyor. Öyleyse sen de kimsenin ruh eşi değilsin. Olsaydın bulurlardı seni değil mi? Tabii öyle hazır beklersen ne sen birini bulabilirsin ne de biri seni. Birlikte olgunlaşmaya ne oldu? Birlikte birbirinizin ruh eşi olmaya çaba göstermeye ne oldu? Tembelleştik değil mi hepimiz?

İlk aşkta yaşadığımız travmalar, daha sonra yaşadığımız aşkların bir yerinde mutlaka gösteriyor kendini. Ya güvensiz oluyoruz ya da canımız acır diye kendimizi aşka rahatça bırakamıyoruz. Ama bu bir süre sonra kısır döngüye dönüşüyor. Biz kimseye güvenmediğimiz için kimse de bize güvenmiyor. Biz kendimizi aşka rahatça bırakmadığımız için kimse de bize kendisini salıvermiyor. Sonra gelsin mutsuzluk, gelsin yalnızlık.

Kendimizi yeterince tanıyamadığımız için aşkta başarısız oluyoruz. İlişkilerimiz yarım yamalak. Karşımızdaki insanı sürekli şaşırtıyoruz, kontrpiyede bırakıyoruz. Değişken kişiliklerimiz bizi mutlu etmek isteyen o insanın önüne aşılması mümkün olmayan duvarlar örüyor. Ve o insan, ‘o duvarlara çarpa çarpa nasır tutuyor...' Tam sen olgunlaştığında artık o katılaşıyor ve maalesef içindeki aşkı tüketmiş oluyor. Kendimizi tanımamız mümkün ama bunda da yine tembelliğin etkisi var. 'Beni seven böyle sevsin...' Sevsin de sen ‘öyle’ bile değilsin, sürekli değişiyorsun...
devamını oku...

Aşk uydurduğumuz en güzel yalan

Bir gün içimden gittin anladım. Nereye gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin hangi havayı soluduğun hangi şehrin hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait seninle gitmişti. Renklerim ruhumdaki yaz güneşim gitmişti. Bana kalan Beni kalansız bölen bu şehir.

Ah! bu şehir yalan şehir demek isterdim; ama yalan olan sendin. Benim yarattığım inanmak için yıllarımı harcadığım kocaman bir yalandın sen. Gerçek olduğunu gördüm. Sen gittin... Aslında içimden giden sevgili değildi. Ben sadece yalanıma inanmıştım. O gerçekti...

Aşk bitmişti. Düşünüyorum da acaba aşk ruhumuzun derinliklerinde yaratılan koca bir yalan mı? Şiirde müzikte ya da sözde nerede aşk varsa orada bir de yalan yok mu? Aşk ve yalan güzel ile çirkin iyi ile kötü gibi birbirini besleyen değiştiren ve dönüştüren. Biri olmadan diğeri var olamayan ya da anlamsız kalan evrimin temel dinamiklerinden ikisi olabilir mi? Ya da aşk yalana sesdeş mi? Seni seviyorum derken aslında içimizde yarattığımız en güzel yalana övgüler mi düzüyor kendimize olan hayranlığımızı mı dile getiriyoruz?

Bir gün içimden gittin anladım. Aşk uydurduğumuz en güzel yalan! Ve aşk yalan varsa aşktı. İnsanın doğasında var. Doğrular ne kadar da az cezbeder bizi. Yasaklı ya da yanlış ne varsa yaptıklarımız hanesine yazmak isteriz. Durdurulamaz bir dürtüdür bu. Yalanı bazen istem dışı kullanırız. Söyleyen biz değilizdir ama söyleten ta kendimizdir. İçimizdeki yasaklı kimliktir o.

Mülkiyet duygusu ve egosu olağanüstü gelişmiş; ihtiraslı doyumsuz ve aşka her zaman hazır. Pembedir mavidir ve daha çok kırmızı. Cıvıl cıvıldır yerinde duramaz. Yaz gibidir: Islak ve sıcak. Zaafları vardır yasak ve güzel olan her şeye. O cennetteki en güzel meyveyi tadan ilk ihaneti gerçekleştirendir. Kısacası O yaşayan tarafımızdır. En güzel anılarımız en heyecanlı anlarımızdır...

Bir gün içimden gittin anladım. Nereye ve neden gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin hangi havayı soluduğun hangi şehrin hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait seninle gitmişti. Renklerim ruhumdaki yaz güneşim gitmişti…
devamını oku...

yetmiyor işte mutlu olmak yetmiyor

Sadece bir anlık konuşmadan sonra nedensiz buluşma bağladı yine birbirimizi bize. Hiç anlamadık sebeplerini. Nedenlerini soramadan ellerimiz birbirine çoktan kenetlenmişti. Sanki hiç kopmayacakmış gibi.

Aklımdan çıkmayan o hasret günleri, çektiğim çileler, haykırdığım isyanlar hiç biri unutulmadı. O aylar boyunca ağladığım gecelerin hesabını kim verebilir ki? Kim beni o eski
deli dolu günlerime döndürebilir ki? Aşk mıydı beni böyle divane eden yoksa bu sadece onda mı gizli? Zaman sanki benimle birlikte o vazgeçilemez aşkımı da alıp götürdü. Sürüklendim bir uçtan bir uca. Gelip de elimden tutanım hiç olmadı.

Sevdim diye mi çektim bu acıları bunca zaman. Hani sevip sevilmek çok güzeldi. Mutlu ederdi insanı; yetmiyor işte mutlu olmak yetmiyor. Kimseler fark etmeden eriyip gidiyorsun ama nedenini ne sen ne de başkası bilmiyor. Zaten kimsede öğrenmek istemiyor yalan mı? Hayatımı mahvettiler, yaşarken öldürüldüm. Sevdiğimin ardından en zayıf noktamdan yakalandım. Giden sevgili yüzünden bitip, tükenmek çok kolaymış meğersem, ölüm bir harekete bakarmış. Bunları anladım sevince.

Her gün daha fazla tükenen bir beden gördüm o aynanın karşısında. Halbuki bakılmaya kıyılmayan kaç masum yüz verdik topraklara. Yine bilinmedi kıymet yine anlamadılar değerlerini. Bu kedere bu derde aşk mı diyorlar? Sevgi mi bunları bize yaptıran. Kimler bu sözlerimden utanacak acaba? Bunlara rağmen anlayan yok beni değil mi? Ben yine mutlu olabilirim geçici bir süre. Ya onlar; acıları da sevinçleri de mezara gömülenler hiç anlamı yok.Aşkın azabı kör hançerle kalplere yazılmış çoktan.Sonu yok ne benim için ne çekenler
için ne de aşk uğruna mezara girenler için…
devamını oku...

İki insan birbirini sever

İki insan birbirini sever. Dünya onlar için farklı bir yerdir artık. Sonra bu aşkla ilgisi olmayan kişiler çıkıp itiraz ederler. Neden olduğunu anlayamazsınız? Öyle bir an gelseydi, siz aşk için neyi feda edebilirdiniz?

Her ne kadar günümüzde ikinci sıraya düşmüş olsa da, aşk ve para dünyanın dönmesinin en önemli sebepleri ve amaçlarıdır. Hayat neredeyse sadece bu iki olgu üzerinde devam etmekteyken, aşkı kendi listesinde ilk sırada tutan ben deniz, bu şeytani yaşam kavgasına üzülerek parayı da katıyorum elbette. Ancak gün gelip, herhangi bir şeyle, aşk arasında seçim yapmak zorunda kalırsam, mutlaka aşkı seçerim.

Bazılarınızın sesini duyar gibiyim. Aşk, karın doyuruyor mu? Kirayı, faturaları aşkla mı ödüyorsun diyeceksiniz? Veznede aşık olduğumu ibraz etmem geçerli olmuyor tabii ki, aşkı yüreğinin tamamında yaşayan ve gücüne inanan biri olduğumdan, fatura üstüne, tahsil edilmiştir mührü vuran yok. Ancak aşkın farklı bir kuvveti var. Öncelikle mutluluk veriyor. Sokağa çıkıp bakın, yüzünde aptal bir tebessümle yürüyenler, sırılsıklam aşıktır. Geriye kalan neredeyse herkesin kaşları çatık, suratlarında keyifsiz bir ifade var.

Çok paranız olunca da aynı mutlu ifadeye sahip olacağınızı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Aşk, üzerinize getireceği keyif ve yaşama gücü ile size daha çok çalışma hırsı, farklı alanlarda üretme ve daha iyi bir yaşam için çözümler getirerek, fazla para kazanma şansı getirir. Fakat para tek başına aşkı getirmez. Getirdiğini zannettikleriniz, çoğunlukla aşk değildir, gelenlerin aşık olduğu şeyin siz olmadığınızı anlam için de müneccim olmaya gerek yoktur.

İngiltere tarihinde bir adam benim gibi düşünüyor olmalıymış ki, aşkı seçmiş. Yıl 1936, 20 Ocak tarihinde babası V.George’un ölümü üzerine, tahta Büyük Britanya Kralı VIII. Edward çıkar. Tahta çıktığı sırada Wallis Warfield Simpson adında bir kadına aşıktır. Bayan Simpson o sıralarda ikinci kocasıyla evlidir, ancak VIII. Edward’a olan aşkı, eşinin kalbindeki yerini silmiş ve boşanma davası açmıştır.Kral Edward, 27 Ekim tarihinde gerçekleşecek bu boşanma davasını beklerken, artık sevdiği kadını ailesine açıklamakta bir sakınca görmüyordu. Nasıl olsa boşanacaklardı. Gel gör ki, durum hiç de umduğu gibi gelişmedi. Sadece ailesi değil, İngiltere Kilisesi ve önde gelen devlet adamları da bu aşka karşı tavır aldılar ve itiraz ettiler. Tarihi kayıtlara göre 1936 yılının Ağustos ayında, Kral Edward, Türkiye’yi 'Nahlin' isimli bir yatla ziyarete gelir. Yatta Bayan Simpson da vardır. Ancak o dönemin gazetecileri henüz magazinin büyük kapanına sıkışmamış olduklarından ve tüm dünyada bu büyük aşkın depremleri yaşandığından, kralın özel hayatına saygı göstererek, yatta bulunan Bayan Simpson’dan bahsetmezler. Dolmabahçe Sarayı’nda, Mustafa Kemal Atatürk’ün misafirperverliği ile karşılanan Kral Edward, İngiltere’ye döndükten sonra, dönemin Başbakanı Stanley Baldwin’e, Bayan Simpson ile evlenmek istediğini söyler. Ancak olumsuz cevap alır. Kralın evliliği onaylanmamıştır. Bunun üzerine, 11 Aralık akşamı halka yaptığı bir radyo konuşmasıyla tahttan çekilir. Aynı gün aşık olduğu Bayan Simpson ile ülkesini terk ederek, Paris’e gider. 1937 yılında evlenirler. 1972 yılında gözlerini yumana kadar birbirlerinden hiç ayrılmazlar.

İşte, tarihin önemli aşklarından birinin öyküsü böyledir. Peki, siz aşkınız için krallığınızdan vazgeçer miydiniz? Peki, şu anda sahip olduğunuz neyi feda edebilecek kadar aşıksınız?
devamını oku...