Yeni Yazılar

seni seviyorum demek yetmez

Günün birinde bir çiçekle Su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lazımdır birbirlerini tanımak için...

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine Sığmaz artık ve anlar ki, suya Aşık olmuştur.

İlk kez Aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"sırf senin hatırın için ey Su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye Başlamıştır.

Zanneder ki,
Çiçeğe Aşıktır ama su da ilk defa Aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalarlar ve çiçek acaba
"su beni seviyor mu?" Diye düşünmeye başlar.

Çünkü Su, pek ilgilenmez çiçekle... Hâlbuki çiçek, alışkın değildir böyle Bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya
"seni seviyorum der. Su,
"ben de seni seviyorum" der.
Aradan Zaman geçer ve çiçek yine
"seni seviyorum" der. Su, yine
"ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya
"seni seviyorum." der.

Su da ona
"söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve Gün gelir çiçek Yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi Sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler Çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek
Çiçek, suya der ki;

- "Seni ben, gerçekten seviyorum."

Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye... Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der Doktor :

- "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar
Doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki :

- "çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü Onun için" der.

Ve anlamıştır artık su; sevgiliye sadece
"Seni Seviyorum" demek yetmemektedir..
devamını oku...

Seni sonsuzluk kadar çok seveceğim

Bugün olduğu gibi yarın da, yarından sonra da, Ondan sonraki günlerde de gözlerimdeki yerinin değişmeyeceğine... Seni bir ömür seveceğime... Kelebeklerin renklerinin insanı büyülemesi gibi, yarınımda da hep sevginle yaşayacağıma... Her bakışında okuduğun o gözleri her zaman yanımda göreceğine, en yakın dostun, en yakın sırdaşın, en yakın arkadaşın olacağıma... Sıkıntının sıkıntım; üzüntünün üzüntüm olacağına...

Her kızgın anını çiçeğe dönüştüreceğime... Her üzgün anında tebessümün geri gelmesi için elimden geleni yapacağıma... Asla ve asla soğuktan ve yalnızlıktan üşümeyeceğine... Yanında olmadığım ve varlığıma ihtiyacın olduğu her anda bir rüzgar olup seni saracağıma... Gözümün gözüne değdiği her an; sana yeniden aşık olup seni bir periye dönüştüreceğime... Yaşam boyu her sabah sana aşık olarak uyanacağıma... Sen uyurken sana bakıp, Sen ve Ben için dualar edeceğime...

Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma... Seni asla üzmeyeceğime... Seni kızdırırsam. bunu bilmeden yapacağımdan hemen özür dileyeceğime... Beni tanıdığın gün, benden gördüğün neyse, ömrünce aynı beni göreceğine... Sevgimin asla değişmeyeceğine... Sevgimin asla azalmayacağına... Bilakis her gün büyüyen bir sevgiyi dönüp mutluluk ormanlarına seni taşıyacağıma... Senin her şeyin önünde olduğun gerçeğinin asla değişmeyeceğine... Seni asla ihmal etmeyeceğime... Senin sadece 14 Şubat`ta değil, 365 tane Sevgililer Günü`nde 365 tane ismin olacağına...

Sana yalan söylemeyeceğime... Başkalarının yanındayken seni asla unutmayacağıma... Elini usul usul, korka korka tuttuğum o ilk gündeki aynı heyecanı hep yaşayacağıma... Bir ömür senin elini bırakmayacağıma... Bir ömür Can`ım olarak kalacağına... Tüm balonları senin için gökyüzüne salacağıma... Tüm çiçeklerde seni göreceğime... Okyanuslarda seni dalga yapacağıma... Yıldızlara kement atacağıma... Gökkuşağına salıncak kurup 7 renge senin rengini karıştıracağıma... Her satırda seni yazacağıma... Seni çizeceğime ve sana sesleneceğime... Hiç bir şeyin, hiçbir zaman senin önüne geçemeyeceğine... Her günün bir öncekinden daha güzel olacağına... Her anın unutulmazlık zincirine bir yenisini ekleyeceğine... Sana her zaman hayatım diyeceğime...
Seni sonsuzluk kadar çok seveceğime...
Sen, ''SEN'' olduğun için seni seveceğime...
Seni ''Bir ömürden de öte'' seveceğime...
Seni Seviyorum diyeceğime...
Söz Veririm...
devamını oku...

tanımadığına aşık olursun

Aşka en yakın olduğun zaman, kalbini birine koşulsuzca açtığın zamandır. Karşılık vermese bile, bir gün onun da sana aşık olabileceğini umarak sabırla beklediğin zamandır. Birlikte olabilme ihtimalin yoktur. Aşka kural işlemez ama bazen elin kolun bağlı kalır, sen çabalarsın o durur. Dursa bile, senin için hiçbir şey yapmasa bile bıkmadan, usanmadan çabalamaya devam ettiğin zamandır.

Aşk, sen ona yeterince yakınlık gösterirsen seni içine alır, sarmalar. Sen ve aşk, tek vücut olursun, bir olursun, tepeden tırnağa aşk olursun. Bu bazen istenecek bir şey de değildir aslında. Beraberinde acı vardır, hüzün vardır, geçmeyen vakitler, bitmeyen karanlık geceler vardır. Ama olsun, aşk seninleyken, senden daha güçlü kimse yoktur. Bu yüzden bütün o acılar, hüzünler ancak aşkla dayanılır olur.

Sevme eylemi farklıdır aşktan, tanımadığına aşık olursun, tanıdıkça ya seversin, ya sevmezsin. Bir arada kavga etmeden duramayan çiftler görürsün bazen. Aralarında aşk vardır kuşkusuz, ama sevememişlerdir birbirlerini. Şarkıda söyleneni başaramamışlardır. 'Hayatta en zor olan bir insanı tanımak, kabul etmek huylarını değişmeden bir olmak' diyememişlerdir. Sürünüp giden bir aşktır o. Sevgiyle beslenmediği için bir süre sonra bitecektir.

Herkes ruh eşini arıyor ve bulamamaktan yakınıyor. Senin gibi olan binlercesi var. Sen bulamıyorsun, onlar bulamıyor. Sen, 'Bu dünyada beni anlayacak kimse yok' diyorsun, bunu başkaları da söylüyor. Öyleyse sen de kimsenin ruh eşi değilsin. Olsaydın bulurlardı seni değil mi? Tabii öyle hazır beklersen ne sen birini bulabilirsin ne de biri seni. Birlikte olgunlaşmaya ne oldu? Birlikte birbirinizin ruh eşi olmaya çaba göstermeye ne oldu? Tembelleştik değil mi hepimiz?

İlk aşkta yaşadığımız travmalar, daha sonra yaşadığımız aşkların bir yerinde mutlaka gösteriyor kendini. Ya güvensiz oluyoruz ya da canımız acır diye kendimizi aşka rahatça bırakamıyoruz. Ama bu bir süre sonra kısır döngüye dönüşüyor. Biz kimseye güvenmediğimiz için kimse de bize güvenmiyor. Biz kendimizi aşka rahatça bırakmadığımız için kimse de bize kendisini salıvermiyor. Sonra gelsin mutsuzluk, gelsin yalnızlık.

Kendimizi yeterince tanıyamadığımız için aşkta başarısız oluyoruz. İlişkilerimiz yarım yamalak. Karşımızdaki insanı sürekli şaşırtıyoruz, kontrpiyede bırakıyoruz. Değişken kişiliklerimiz bizi mutlu etmek isteyen o insanın önüne aşılması mümkün olmayan duvarlar örüyor. Ve o insan, ‘o duvarlara çarpa çarpa nasır tutuyor...' Tam sen olgunlaştığında artık o katılaşıyor ve maalesef içindeki aşkı tüketmiş oluyor. Kendimizi tanımamız mümkün ama bunda da yine tembelliğin etkisi var. 'Beni seven böyle sevsin...' Sevsin de sen ‘öyle’ bile değilsin, sürekli değişiyorsun...
devamını oku...

Aşk uydurduğumuz en güzel yalan

Bir gün içimden gittin anladım. Nereye gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin hangi havayı soluduğun hangi şehrin hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait seninle gitmişti. Renklerim ruhumdaki yaz güneşim gitmişti. Bana kalan Beni kalansız bölen bu şehir.

Ah! bu şehir yalan şehir demek isterdim; ama yalan olan sendin. Benim yarattığım inanmak için yıllarımı harcadığım kocaman bir yalandın sen. Gerçek olduğunu gördüm. Sen gittin... Aslında içimden giden sevgili değildi. Ben sadece yalanıma inanmıştım. O gerçekti...

Aşk bitmişti. Düşünüyorum da acaba aşk ruhumuzun derinliklerinde yaratılan koca bir yalan mı? Şiirde müzikte ya da sözde nerede aşk varsa orada bir de yalan yok mu? Aşk ve yalan güzel ile çirkin iyi ile kötü gibi birbirini besleyen değiştiren ve dönüştüren. Biri olmadan diğeri var olamayan ya da anlamsız kalan evrimin temel dinamiklerinden ikisi olabilir mi? Ya da aşk yalana sesdeş mi? Seni seviyorum derken aslında içimizde yarattığımız en güzel yalana övgüler mi düzüyor kendimize olan hayranlığımızı mı dile getiriyoruz?

Bir gün içimden gittin anladım. Aşk uydurduğumuz en güzel yalan! Ve aşk yalan varsa aşktı. İnsanın doğasında var. Doğrular ne kadar da az cezbeder bizi. Yasaklı ya da yanlış ne varsa yaptıklarımız hanesine yazmak isteriz. Durdurulamaz bir dürtüdür bu. Yalanı bazen istem dışı kullanırız. Söyleyen biz değilizdir ama söyleten ta kendimizdir. İçimizdeki yasaklı kimliktir o.

Mülkiyet duygusu ve egosu olağanüstü gelişmiş; ihtiraslı doyumsuz ve aşka her zaman hazır. Pembedir mavidir ve daha çok kırmızı. Cıvıl cıvıldır yerinde duramaz. Yaz gibidir: Islak ve sıcak. Zaafları vardır yasak ve güzel olan her şeye. O cennetteki en güzel meyveyi tadan ilk ihaneti gerçekleştirendir. Kısacası O yaşayan tarafımızdır. En güzel anılarımız en heyecanlı anlarımızdır...

Bir gün içimden gittin anladım. Nereye ve neden gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin hangi havayı soluduğun hangi şehrin hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait seninle gitmişti. Renklerim ruhumdaki yaz güneşim gitmişti…
devamını oku...

yetmiyor işte mutlu olmak yetmiyor

Sadece bir anlık konuşmadan sonra nedensiz buluşma bağladı yine birbirimizi bize. Hiç anlamadık sebeplerini. Nedenlerini soramadan ellerimiz birbirine çoktan kenetlenmişti. Sanki hiç kopmayacakmış gibi.

Aklımdan çıkmayan o hasret günleri, çektiğim çileler, haykırdığım isyanlar hiç biri unutulmadı. O aylar boyunca ağladığım gecelerin hesabını kim verebilir ki? Kim beni o eski
deli dolu günlerime döndürebilir ki? Aşk mıydı beni böyle divane eden yoksa bu sadece onda mı gizli? Zaman sanki benimle birlikte o vazgeçilemez aşkımı da alıp götürdü. Sürüklendim bir uçtan bir uca. Gelip de elimden tutanım hiç olmadı.

Sevdim diye mi çektim bu acıları bunca zaman. Hani sevip sevilmek çok güzeldi. Mutlu ederdi insanı; yetmiyor işte mutlu olmak yetmiyor. Kimseler fark etmeden eriyip gidiyorsun ama nedenini ne sen ne de başkası bilmiyor. Zaten kimsede öğrenmek istemiyor yalan mı? Hayatımı mahvettiler, yaşarken öldürüldüm. Sevdiğimin ardından en zayıf noktamdan yakalandım. Giden sevgili yüzünden bitip, tükenmek çok kolaymış meğersem, ölüm bir harekete bakarmış. Bunları anladım sevince.

Her gün daha fazla tükenen bir beden gördüm o aynanın karşısında. Halbuki bakılmaya kıyılmayan kaç masum yüz verdik topraklara. Yine bilinmedi kıymet yine anlamadılar değerlerini. Bu kedere bu derde aşk mı diyorlar? Sevgi mi bunları bize yaptıran. Kimler bu sözlerimden utanacak acaba? Bunlara rağmen anlayan yok beni değil mi? Ben yine mutlu olabilirim geçici bir süre. Ya onlar; acıları da sevinçleri de mezara gömülenler hiç anlamı yok.Aşkın azabı kör hançerle kalplere yazılmış çoktan.Sonu yok ne benim için ne çekenler
için ne de aşk uğruna mezara girenler için…
devamını oku...

İki insan birbirini sever

İki insan birbirini sever. Dünya onlar için farklı bir yerdir artık. Sonra bu aşkla ilgisi olmayan kişiler çıkıp itiraz ederler. Neden olduğunu anlayamazsınız? Öyle bir an gelseydi, siz aşk için neyi feda edebilirdiniz?

Her ne kadar günümüzde ikinci sıraya düşmüş olsa da, aşk ve para dünyanın dönmesinin en önemli sebepleri ve amaçlarıdır. Hayat neredeyse sadece bu iki olgu üzerinde devam etmekteyken, aşkı kendi listesinde ilk sırada tutan ben deniz, bu şeytani yaşam kavgasına üzülerek parayı da katıyorum elbette. Ancak gün gelip, herhangi bir şeyle, aşk arasında seçim yapmak zorunda kalırsam, mutlaka aşkı seçerim.

Bazılarınızın sesini duyar gibiyim. Aşk, karın doyuruyor mu? Kirayı, faturaları aşkla mı ödüyorsun diyeceksiniz? Veznede aşık olduğumu ibraz etmem geçerli olmuyor tabii ki, aşkı yüreğinin tamamında yaşayan ve gücüne inanan biri olduğumdan, fatura üstüne, tahsil edilmiştir mührü vuran yok. Ancak aşkın farklı bir kuvveti var. Öncelikle mutluluk veriyor. Sokağa çıkıp bakın, yüzünde aptal bir tebessümle yürüyenler, sırılsıklam aşıktır. Geriye kalan neredeyse herkesin kaşları çatık, suratlarında keyifsiz bir ifade var.

Çok paranız olunca da aynı mutlu ifadeye sahip olacağınızı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Aşk, üzerinize getireceği keyif ve yaşama gücü ile size daha çok çalışma hırsı, farklı alanlarda üretme ve daha iyi bir yaşam için çözümler getirerek, fazla para kazanma şansı getirir. Fakat para tek başına aşkı getirmez. Getirdiğini zannettikleriniz, çoğunlukla aşk değildir, gelenlerin aşık olduğu şeyin siz olmadığınızı anlam için de müneccim olmaya gerek yoktur.

İngiltere tarihinde bir adam benim gibi düşünüyor olmalıymış ki, aşkı seçmiş. Yıl 1936, 20 Ocak tarihinde babası V.George’un ölümü üzerine, tahta Büyük Britanya Kralı VIII. Edward çıkar. Tahta çıktığı sırada Wallis Warfield Simpson adında bir kadına aşıktır. Bayan Simpson o sıralarda ikinci kocasıyla evlidir, ancak VIII. Edward’a olan aşkı, eşinin kalbindeki yerini silmiş ve boşanma davası açmıştır.Kral Edward, 27 Ekim tarihinde gerçekleşecek bu boşanma davasını beklerken, artık sevdiği kadını ailesine açıklamakta bir sakınca görmüyordu. Nasıl olsa boşanacaklardı. Gel gör ki, durum hiç de umduğu gibi gelişmedi. Sadece ailesi değil, İngiltere Kilisesi ve önde gelen devlet adamları da bu aşka karşı tavır aldılar ve itiraz ettiler. Tarihi kayıtlara göre 1936 yılının Ağustos ayında, Kral Edward, Türkiye’yi 'Nahlin' isimli bir yatla ziyarete gelir. Yatta Bayan Simpson da vardır. Ancak o dönemin gazetecileri henüz magazinin büyük kapanına sıkışmamış olduklarından ve tüm dünyada bu büyük aşkın depremleri yaşandığından, kralın özel hayatına saygı göstererek, yatta bulunan Bayan Simpson’dan bahsetmezler. Dolmabahçe Sarayı’nda, Mustafa Kemal Atatürk’ün misafirperverliği ile karşılanan Kral Edward, İngiltere’ye döndükten sonra, dönemin Başbakanı Stanley Baldwin’e, Bayan Simpson ile evlenmek istediğini söyler. Ancak olumsuz cevap alır. Kralın evliliği onaylanmamıştır. Bunun üzerine, 11 Aralık akşamı halka yaptığı bir radyo konuşmasıyla tahttan çekilir. Aynı gün aşık olduğu Bayan Simpson ile ülkesini terk ederek, Paris’e gider. 1937 yılında evlenirler. 1972 yılında gözlerini yumana kadar birbirlerinden hiç ayrılmazlar.

İşte, tarihin önemli aşklarından birinin öyküsü böyledir. Peki, siz aşkınız için krallığınızdan vazgeçer miydiniz? Peki, şu anda sahip olduğunuz neyi feda edebilecek kadar aşıksınız?
devamını oku...

neden aşık oluruz? neden aşık olunur ?

Niçin aşk? Nedir bu aşk denilen şey, elle tutulmaz gözle görülmez bir şeyse nedir bu yaşanan somut acılar,güzellikler? Tek başına aşkı tanımlamak her şeyden soyutlamak mümkün mü? Hayır ! Aşk bugünlerde bazılarına göre plastikten bile yeniden yapıldı.Dünyada yaşanan suniliğe doğru gidiş aşkın etrafını sardı.

Nedir şu aşk...? Aşk hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir, bu yüzden de kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz. Aşk; en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır o, adı kendisidir zaten. Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmanıza gerek yoktur, "Aşık oldum" dediğiniz an akan sular durur, küçücük çocuk bile sizi rahatlıkla anlayabilir, çünkü aşkın dili tektir.

Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik, aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.

Aşk hayata karşı işlenen en güzel ve en doğru suç ortaklığıdır, aşk hayatın bütün tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette yaşanılan aşkı suçlamak, yargılamak, karalamak, inkar etmek de aşka yakışık kalmaz. Bu önce haksızlık, kendinize saygısızlık olur. İnsan sonuna kadar savunmalı aşkını, karşılık görmese de, acı çekeceğini hissetse de, yarın terk edileceğini bilse de, ailesini karşısına alacağını bilse de taviz vermemeli aşkından, "Seni Seviyorum" diyebilmeli göğsünü gere gere. Aşk iste o zaman aşktır. Ve bunun doğrusu yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur, kime karşı duyuluyorsa bu aşk, doğru insanda işte odur.

Aşkın zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar insanı. Evli olmanız, sevgilinizin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya çalışmanız, bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umurunda değildir. İşte aşk bütün bunlara tek başınıza karşı gelebilme yürekliliğidir, belki de yeni hayata geçebilme yolu...

Aşkın ne zaman gelebileceği belli olmadığı gibi, ne zaman gideceği de hiç belli değildir. Fazla vakti yoktur onun, uzun süre beklemeye ve bekletilmeye tahammülü de yoktur. Bir başka göze bakmaya, bir başka tene dokunmaya başlaması o kadar da zor değildir...Aşktan değil, onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı.

Biliyor musunuz, hayat zaten kocaman bir yalan, bu kadar sahteliğin içinde gerçek ve doğru olan tek güzellik AŞK.!!. Lütfen ona haksızlık etmeyelim..
devamını oku...

Aşk dört mevsimdir herkesin sözlüğünde

Aşk için bahar.
Tehlike her yerdedir...
Vuruluverirsin hiç ummadığın birine.
Ama öyle çarpar ki kalbin, duracak gibi aldatır seni.
Bahardan sonra yaz gelir...
Hepimiz biliriz, sabun köpüğü gibidir yaz aşkları.
Bence öyle basit değil. Henüz silinmedi hiçbirinin yarası benden.
Aşk gitti ama acısını bıraktı, iz kaldı.
Güz aşkları mevsimine dönünce dönence, pencereye sinmiş insanlar gelir gözümün önüne.
Ve yavaş yavaş görünürler etrafta.

Kimi yaza girerken terk ettiği aşkını, kimi yaz aşkını düşünür. Kimi ayrılık planlar ama hala yüreği yanar. Kimi terk edilmişliği sindirmeye çalışır. Çok azdır taze aşk yakalayan. Sanki bir doğum öncesi ölüm gibidir. Sonra kış gelir. Kimi yüzsüzler yazın hiç aldatmamış gibi eski sevgilisine döner; kimi sadıklar kavuşur... Kimi yalnızdır, kimi yorgun... O yorgunlar için kış uykusu başlar... Belki de taze baharlara, taze aşklara enerji depolarlar...

Aşk dört mevsimdir herkesin sözlüğünde. Ama nedense bana bu anlattıklarımı çağrıştırmaz. Saçmaladım belki de bir paragraf boyu. Yalan attım. Aslında doğru olsalar bile yalanlardı çünkü hissetmediklerimi yazdım. Ezbere konuştum. Aşk, kelimesi içimde gebe olduğum bir kelimedir. Her duyuşumda doğum sancısı çeker, doğuramam. Ama gözlerimin önüne o gelir. Sadece bir bakışına karın ağrıları, suyla yatışmalar. Bir tebessüme ömür bulmak. İtiraf. Saatler süren Telefon konuşmaları. İlk duygular, çocuksu güzellikler.

Ve sonra. Nefessiz kalmacasına ağlamalar. ızdırap çığlıkları... kış..kış..kış..... Azap....ve sonunda doğan gün.... Hemen her mevsim aşık olmuşumdur birilerine. Hatta sonbaharda bile... Ama onca ufaklı büyüklü sevda içinde, böylesine derinde var olan, böyle yaktı mı iz bırakan, bu kadar çaresiz bırakan, bu kadar arzu illetine hasta eden, bu kadar dizginsiz, sorgusuz, başına buyruk, acımasız, bu kadar bugünsüz sevda görmedim. Ve işte hiç biri böyle koyup, böyle yıkıp gitmedi. Ondan önce hiç biri içimden bir şey götürmemişti. Ondan sonrası zaten götüremez çünkü götürülecek bir şey kalmadı. İşte o insan, beni aşka karşı böyle kelimesiz böyle hayretli, böyle çaresiz, isteksiz bırakıp gitti.

Şimdi ben nefretten bile aciz isem bana bir şeyler borçlu. İçimden söküp aldığı bir şeyleri. Bana beni borçlu. Herkesi seven o sersem yüreğimi. Benden alıp kaçtığı o masum kızı borçlu. Bana bir dün, birde yarın borçlu. Benim ne günahım vardı da aşk için üç kelime etmekten aciz kalacaktım. Benim ne günahım vardı da her mevsim başka meyve yemek varken iştahsız kalacaktım. Yoktu elbet günahım. Onunda yoktu ya. Öfkem susmama engel... Ama ikimizin de suçu yoktu... Suçlu yoktu. Benim mevsimim sonbaharsa, yaza, kışa, bahara dönmez... Benim gibilerin nasibi pencere önüne sinip, mazide yaşamak, kendinle kanlı bıçaklı düellolar yapmak... Kendinle savaşmak, hırpalamak... Yaptığının farkına varıp, bir de üstüne onun için cezalandırmaktır.
devamını oku...

aşk dediğin laftır derler

Yoksunluktur aşk dediğin! Bir yanın eksik kalır geceler boyu, aldığın nefes yetişmez, sokak çocukları gibi dışarıda üşür yüreğin.

Kaybetmektir aşk! Egonu, gururunu, kimliğini bir hırsızın ellerine gönüllü bırakmaktır. İsteyerek bencillikten vazgeçmektir. Omuzlarındaki tüm yükü atarak, avare gülüşlere uyanmaktır düş sabahlarında. Hiç fark etmeden nelerden vazgeçtiğini, cebinde, avucunda ne varsa dağıtmaktır.

Aşk bir çeşit yoksulluktur. Mantığını kaybeder bedenin, kim ne derse gülümsersin. Hayattan kopmakla durmak arasında sendelediğinde ruhun, tam o anın içinde durur aşk dediğin.
Kazanma ihtimalinin az olduğu bir kumar oyunudur aşk. Elindeki karta bakmadan rest çekmektir yaşama. Tüm zenginliğini, düşük ihtimale rağmen, hayatın ortasına sürmektir.
Uğrunda bir ömür harcadığın özgürlüğünü hibe etmektir aşk dediğin. Başkasına ait küçücük bir kalbin içine sığmaya çalışmaktır. Köleliğe razı olmaktır. Gülümseyen bir çift dudağa, güzel bakan bir göze esir olabilmektir. Yani, aşk dediğin gönüllü hükümlülüktür.

Olmayacak duaya âmin demektir aşk. İmkânsızı başaracağına dair şiddetli inançlara tutulmaktır. Kaç merdiveni üst üste koyarsan, mehtabı sevdiğinin kollarına çekebileceğini hesaplamaktır mesela. Ortak bir yıldız seçip, bulutlu gecelerde seni düşünmediğini sanarak ağlamaktır. Muhteşem şiirler yazdığına inanarak, tüm sevdiklerini esir etmektir, yüreğinden başka yere bağlanamamış kelimelere.

Uykusuzluktur aşk dediğin! Yalnızken onu düşünmekten kapanmayan gözler, sabah ezanlarını duyarak sızar en sonunda. Sayısız geç kalışların açıklanamaz sebebidir. Birlikte olduğunda onu seyrederek bitirmektir geceyi ve çok uzun uyuyuşun içinden kalkmış gibi dimdik başlamaktır yeni güne.

Sürekli dalgınlık halidir aşk. Kafanı yaslayarak hayallere daldığın otobüs camlarında izler bırakmaktır, ineceğin durağı kaçırarak. Yanından geçeni görmeden sokaklar boyu yürümektir. Kafanda duran gözlüğü, konuşurken elinde tuttuğun telefonu aramaktır.
Zamanla kavga etmektir aşk. Yelkovanla akrebe küfür etmektir geçmek bilmez bekleyişlerde. Planlarını uyduramamaktır, hayat sürprizler yaparak değiştiğinde.

Kendinden vazgeçmektir aşk dediğin. Yemeğin en güzel yerini ayırmaktır sevdiğin için. Onun yerine düşünmektir, onsuz kaldığın anlarda bile. Birini kendinden çok sevmektir, henüz kendini sevmeyi bile beceremediğin yaşam tünelinde. Hastalandığında bir sandalye üzerinde beklemektir sabaha kadar. Her acısını kalbinde misliyle hissetmektir.

Aşk dediğin yoksulluktur. Bedenini, ruhunu, kalbini emanet ederek başkasına; düşler bahçesinin çiçekleri ile avunmaktır. Kendin olmaktır aslında, özüne dönmektir. Vazgeçmektir hırslardan, cezalardan, çekişmelerden. Sadece güzel olana dayandırıp yaşamı, her mevsimin tadını çıkarmaktır. En değerlisi, aşk, bir kalbe sevmeyi öğretmektir.
devamını oku...

Aşkı dinledim bir martıdan dedi ki

Aşkı dinledim bir martıdan dedi ki; aşk bazen vazgeçmektir usta… Aşk bazen vazgeçmektir.
Gönüller bir olunca samanlık seyran olurda, bir kibrit çöpü yeter dedi her şeyi bir anda yakıp yıkmaya samanlığın seyranlığı kısa sürer usta.
Aklıma sen geldin birden… Hatırlar mısın ne samanlıklar yaktık seninle? Samanlıklarda yandığımızda oldu bazı günlerde ama en nihayetinde; anladık ki sevgi yetmiyor her şeye..

Nasılda ağlardın omuzlarımda… Gözyaşların tenime düşerdi… Sıcacık nefesin yüzümde sarılmışız, sanki dünya sadece o odanın içinde ağlardın… Sen en güzel ağlayandın… Burnun tıkanırdı hani..Yanakların pembe Yeşil gözlerinden düşen damlalardı hayatımın anlamı..Nasıl sevdim seni be!Hiç susuz yangınlar olur ya…Aynen öyle Ve o ne gidişti be! Hani bir şimşek gelirde tam üstüne düşer ya… Aynen öyle..

Gidişinin üstünden çok zaman geçti… Çoook Şimdi neredesin? Kiminlesin? Yada kimi terk etmektesin bilmiyorum. Her gece yaprak düşüyor, martı gidiyor, kayıklar sallanıyor ve ben
ağlıyorum… Vazgeçtim çalıyor radyoda… Hava soğuk oluyor deniz kenarında. Ve hiç martı olmuyor bu gecenin berbat karanlığında aşkı dinledim bir martıdan dedi ki; aşk bazen vazgeçmektir usta gönüller bir olunca samanlık seyran olurda bir kibrit çöpü yeter dedi her şeyi bir anda yakıp yıkmaya samanlığın seyranlığı kısa sürer usta…

Eyvallah!! Aşıklara en çok şahit olan sensin… Aşkı en iyi sen bilirsin… Ne desen inanırımda… Bir sözde ben söylemeliyim sana… Aşk zaten vazgeçmektir usta. Aşk zaten vazgeçmektir… Gönüller bir olmaz. Samanlıkta seyran… Kibrit çöpleri de en etkisiz eleman bu masalda… Ne ben? Ne de o kız? Bu masalda tek gerçek sensin aslında…
devamını oku...

Yıllar sonra bir gün karşılaştılar

Her gün aynıydı kız için mutsuz ve hüzün dolu… Ta ki onu tanıyıncaya kadar. Sevilmenin keyfine varıp olabildiğince sevinceye kadar. Hayatta olan her şeyin yaşamak için bir amacı olduğunu bunların en yücesininse sevgi olduğunu anlayıncaya kadar…

Sonunda ömrü boyunca aradığı şeyi bulmuştu; sonunda güvenecek inanacak birisini bulmuştu. Kıza sadece mutluluğu yaşatacak kişiyi bulmuştu. Sanki onunla doğmuş, hayatta ki tüm güzellikleri onunla keşfetmeye başlamıştı. Mutluydu ve mutlu olmaya devam edeceğini sanıyordu. Her geçen gün kızın sevgisini daha da artırıyordu daha çok bağlanmaya başlamıştı, çocuğa, her saniyesini onu düşünerek değerlendiriyordu. Kızın sevgisi ne kadar arttıysa çocuğun ilgisi ise bir o kadar azalıyordu. Halbuki çocuk hiç aklında yoktu kızın hiç düşünmemişti onu sevip onun için canını bile feda etmeyi göze alacağını ama olmuştu işte bunun tek açıklaması vardı o da kader di. Kader karşılaştırmıştı onları ve Tanrı istemişti birbirlerini sevmelerini. Onlar ise çaresiz boyun eğmişlerdi bu isteğe ve mutluydular. Ta ki çocuk bu aşk a karşı koymaya başlayıncaya kadar…

Kız hayatı yeni yeni öğrenmeye başlıyordu. İnsanları yeni yeni tanıyor ve yaşamın acımasızlığını yeni keşfediyordu. Ve tüm bu karmaşanın içinde bulmuştu onu… Sevmişti de hem de sonsuz. Çocuk onun için hayatın karmaşasından kurtulmak için sığınacağı bir liman gibiydi. Onu sonsuza kadar koruyabilecek, en acımasız dalgalara sırf onu koruyabilmek için gözünü kırpmadan göğüs gerebilecekti. Hayat gibi aşkın da acımasız olduğunu bilmiyordu aslında biliyordu ama inanamıyordu bir türlü buna. Birlikte geçirdikleri her dakika kız için hayatının en mutlu zamanlarıydı. Çocuğun yanından ayrılası gelmiyordu. Elini tutması, sarılması , saçlarını karıştırması, kulağına seni çok seviyorum diye fısıldaması kız için tüm dünya’ya bedeldi.

Halbuki çok çabuk kaptırmıştı kendini çok çabuk kanmıştı yapmamalıydı. Karşısındaki canın ta içi bile olsa bu kadar gözü kapalı güvenmemeliydi. Her şey gibi aşkta büyüsünü yitirirdi çünkü, geride sadece sevgi kalırdı ve oda hiç var olmamışsa bu duygudan geriye sadece anılar kalırdı ve onlarda çok çabuk unutulurdu elbet. Kız sevmişti hem de çok, çocuk ise aşıktı beklide çok, ama anlaşılan sevmemişti çünkü bir kalemde silmişti kızı. Anılarda unutulacaktı er ya da geç, kızın boşalan yerini bir yenisi dolduracak ve kolayca unutturacaktı onu. Ama kız unutamazdı ona bu aşktan miras kalan bir tek anılar değildi sonsuz sevgisine birde sonsuz özlem eklenmişti artık. Bir başkasına aşkım demek, seni çok seviyorum demek imkansızdı onun için. Artık hayat anılarda anlam kazanıyordu.

Yıllar sonra bir gün karşılaştılar. Çocuğun eli başka bir kadının beline dolanmıştı yanlarında ise küçük bir çocuk baba diyerek onun paçalarını çekiştiriyordu. Çocuk mutluydu yani öyle gözüküyordu. Kızın tüm umutları sönmüştü. Belki hatasını anlarda geri gelir diye beklediği o, artık başkasına aitti. Biran duraksadı ve düşündü sadık sevgisiyle bağlandığı hayatı birlikte aşacağını onu hep koruyup kollayacağını düşündüğü insan güvendiği inandığı insan O muydu. Olamazdı bir yerlerde bir yanlışlık vardı. Çünkü kızın sevdiği çocuk o değildi kız aslında hayattan korkmuş hatıralara sığınmış ve sadece beklemişti…

Artık gücü kalmamıştı bekleyemezdi. Beklememeliydi zaten anılarda can bulmak istiyordu yaşamının en mutlu dakikalarını bir ömür boyu yaşamak istiyordu. Elini sol göğsünün üstüne yüreğin attığı yer e götürdü. Hiç bir şey duyumsamadı. Daha sıkıca bastırdı ve dinledi fakat orada olmasını umduğu yürek başka bir can da atıyordu; çocuğun yüreğinin içinde… Bu yıllardır böyleydi zaten ne zaman kalp atışlarını dinlemek istese elleri boşlukta kalır duyumsadığı tek şey ise acı olurdu. Bugünden sonra artık dayanamazdı geri dönmek istiyordu anılarına geri dönmek ve düşündü…

Gerçekten sevmiş miydi yoksa sadece hayata karşı bir korkumuydu bu bir kere incinen yüreğini bir daha incinir korkusuyla ondan başka kimseye açmamıştı. Ama olsundu hayatında sadece bir kere sevmişti hem de sonsuz sevmişti. Anılarını düşündü her bir yenisi hatırladıkça yüzünde hafif bir tebessüm oluşuyordu. Ve o günü hatırladı; terk edildiği o günü yüzündeki tebessümü gözlerindeki yaşlar siliverdi yüreğindeki bir damla mutluluğu ise kıskanç hüzün boğdu, hiçbir şey eskisi gibi değildi olamayacaktı da… Ama kız anılarında mutluydu. Deniz kenarına gitti eskiden korkarak baktığı azgın dalgalar onu ürkütmüyordu artık.

Yükselen her bir dalga anılarını getiriyordu kıza. Esen rüzgar sevdiğinin nefesini, batan güneş ise yitirdiği aşkını hatırlatıyordu. Anılarına kavuşmak istiyordu, denize doğru ilerledi attığı her adımda içine bir sevinç doğuyordu azıcık kalmıştı şu son adımla birlikte mutluluk onu karşılayacaktı. Son adımı da attığı anda çocuk kızın elinden kavradı, sarıldılar yine el ele tutuştular kız ağlıyordu çocuğun ise gözleri dolmuştu sahil boyunca yürüdüler, çocuk; Ben de seni bekliyordum aşkım nerelerde kaldın dedi. Kız konuşmadı sadece tebessüm etti ve mutluydu çünkü anılarına kavuşmuştu…
devamını oku...

Çocukken gördüğü her güzel kadına aşık olduğunu sanırdı

Sevdanın ne olduğunu asla anlayamayacağını düşünürdü. Sevmek neydi açıklamak isterdi ama olmazdı yapamazdı. Ve her seferinde sevgiyi anlatmaya çalışıp da beceremeyince öyle bir şeyin olmadığına inanırdı.

Her aşık oluşunda şiirler yazardı sevgililerine-gerçi onlara sevgili denilmezdi çünkü o hep platonik aşklar yaşardı. Aşkın somut bir şey olmadığının farkına çocukken varamazdı. Bir insan neden illa birini istesin ki diye düşünürdü. Hele bir erkek eğer kendisin çılgınca seven bir kadın varsa neden başkasını bulmak için uğraşsındı.

Çocukken gördüğü her güzel kadına aşık olduğunu sanırdı ama sonradan acı bir şekilde öğrenecekti otla bok arasındaki farkı. Aşkı sakızlardan çıkan yazılarda tanımaya başlamıştı ve öğrendiği ilk İngilizce kelime ‘love’ olmuştu. ‘love is...’ diye başlayan bütün cümleleri okumaktı amacı. Yaşıtları gibi çıkartma veya araba resmi için değil aşkın ne olduğunu öğrenmek için sakız alırdı. Sonradan pişman olmayacaktı belki ama aşkı yanlış tanıdığını gözyaşlarını silerken anlayacaktı.

Aşk vardı elbet artık bunu anlayacak kadar büyümüştü ve artık gerçek aşklar yaşıyordu. Şiirler yazıyordu geceleri, defterlerinin her tarafına âşık olduğu kişinin adını yazıyordu. Onu görebilmek için sınıf kapısında bekliyordu ve soğuklara aldırmadan her teneffüs sevgilinin gözlerini arıyordu. Aşk neydi belki bunu açıklayamazdı ama soranlara verecek bir cevabı olurdu her zaman aklının bir yerinde. Yıllardır tanıdığı ve sadece arkadaş olarak gördüğü kişinin diğer arkadaşları arasında özel bir yer kaplamaya başlamasını hissederdi.

Sadece ona şiirler yazardı, onunla ilgili hayaller kurardı geceleri bunalım şarkıları dinlerken. Söylediği her kelimeyi onun duyacağını düşünerek söylerdi ve saçma sapan yalanlar söylerdi sırf muhabbet olsun diye. Sevgilinin saçları ve gözleri süslerdi şiirlerini ve sonra yavaşlardı aşkın şiddeti. Aşkı bir dağa tırmanmaya benzetirdi her zaman. Önce hızla tırmanırsın, soluğun kesilmeye başlar, gün geçtikçe üşürsün ve gittikçe yavaşlayarak zirveye varırsın. Sonra farkına bile varmadan yuvarlanırsın oradan, yeni bir dağa tırmanmak için ayakların aşağıya kayar ve işte yeni bir dağ...

Sonra aşkı biterdi-yani o öyle hissederdi. Yazdığı şiirleri, karşılıksız mektupları okurdu ve gülerdi. O zamanlar ne kadar aptal olduğunu düşünürdü. Bir zamanlar aşk için ölmeli diyen adam o değildi sanki. Aşkı sıradan bir şey gibi görürdü. Ta ki bir başka göz büyüleyene kadar onu. O zaman unuturdu her şeyi. Hani yazdığı şiirler kara saçlı karakaşlı sevgiliye? Yoklar, yerini çoktan mavi gözlerin derinliğine bırakılmış yazılar alır daha sonra belki de yeşil bir göz kim bilir. Ve tekrar inanmaya başlar aşk için ölme fikrine. Ve o aşkı da biter öncekiler gibi ve o yine sevmeyi unutur ve tekrar sevdalara yelken açar bu böyle sürüp gider.

O hep platonik sever. Sever de söyleyemez yazdığı şiirleri kimi zaman okur ama asla ona yazdığını söyleyemez. Her aşık oluşunda mucizeler bekler yani hep o’nu bekler. Saatlerce fal bakar seviyor mu sevmiyor mu diye ve hep seviyor çıkar-zaten sevmiyor çıksa da inanmaz. Ama o bu düşüncelere dalıp sabahı getirince ve o’nu başka ellerde görünce içinden kâğıtları yırtmak gelir. Ama bir sonraki sefere inanmak için kaldırır bir kenara.

Hep şarkılar söyler; öyle sıradan şarkılar değil aşk şarkıları sevgiliye söylenmek istenen aşk şarkıları. Aşkı hep dağa benzetir ya, bir dağdan inip ötekine tırmanmaya başlayınca bazen dönüp bakar tırmanmış olduğu dağlara ve ne kadar heybetli olduklarını düşünür. Asla zirvede kalamamıştır ve hep tırmanacağı en yüksek zirveden inmeyeceğini düşünür. Hayatı boyunca belki de on kez o dağı en büyük dağ sanacak ama her seferinde yanılacak. Ve bir gün ölmeden anlayamayacak hangisi en büyük sevdası, hangisi en güzel aşkı.

Dostlarla paylaşacak acılarını, o’nu başka kollarda görmekten gocunmadığını söyleyecek ama içinde hep aynı şarkı çalacak ‘seni kimler aldı kimler öpüyor seni’ diyecek ebediyen ve o her zaman yalnız âşık rolünü üstlenecek baş rolünü oynadığı bu oyunun. Acı acı sövecek kimi zaman rüzgâra kimi zamanda kendi tiyatrosunun senaristi olamayışına... Ve her seferinde aşkını başka ellerde görünce balonunu elinden kaçıran bir çocuk gibi ağlayacaktı ve her aşık oluşunda kumdan kaleler yapacaktı ve sonra insafsız aşıklarca yıkılacaktı. O’nu tanıdığındaysa çok geç olacaktı...
devamını oku...

aşık olmak istiyorum

Aşık olmanın yolu mu olur? Aşk yıldırım gibi aniden yüreğe düşen bir sızı değil midir? Yazının başlığını okuduğunuzda bu sorulara benzer şeyler düşündüyseniz, yanıldığınızı söyleyebilirim. Evet! Aşık olmanın yolları vardır.

Son yıllarda çevremdeki herkes aşk arıyor. Herkes, adam gibi adam/ kadın gibi kadın bulamadığını söylüyor. Peki, bu kadar insan sevginin peşindeyse, neden kimse buluşamıyor? Kimliklerimizin genel olarak değiştiğini biliyorum. Yaşam şartları, maddi sorunlar, çevresel etkiler derken, artık kimse özendiği o eski yıllara dönemiyor. Değiştik. Değişmeye devam ediyoruz. Buna ister dejenerasyon diyin, ister milenyum kültürü; sonuçta insanlık sosyal bir değişim geçirdi. İhanet neredeyse ilişkilerin içinde bir uzuv haline geldi. Kadınlar, erkeklerin görevlerini üstlendi. Erkekler daha silikleşti. En kötüsü ise, bu o kadar yavaş oldu ki, sanki doğalmış gibi alıştık duruma. Oysa aşk, nadide bir çiçek gibiydi. Napalım, artık böyle!

Herkesin aşka ihtiyacı vardır. Sevgiyle beslenmeyen hayatlar, yalnızlığa demir atar ki, bu liman çok tehlikeli bir yerde durur. Çünkü bu limanın korumasına alışanlar, ilişkinin fırtınası içinde alabora olurlar. Uzun dinlenmeye gelmez yani.

Aşık olmanın yolu, hazırlıktan geçer. Akşam yemeye misafir gelirken nasıl hazırlık yapıyorsanız, yaşamın misafirine de aynı hazırlığı yapmak lazım. Önce, zihninizi temizleyeceksiniz. Geçmişte yaşadığınız tüm kötü anılardan ve tecrübelerden, aklınızı da kalbinizi de arındıracaksınız. Bahar temizliği gibi, dolapların üstünde, çekmecelerin içinde biriken, kokan ne varsa kaldırıp atacaksınız. Tecrübeleri atacaksınız derken, söylemek istediğim, aynı hataları tekrarlayın demek değil. Aldığınız dersler cebinizde duracak, bunları avantaja çevireceksiniz. Bundan önce yaşananlar mazide kaldı. İlk yaptığınız yemeğin acemiliği gibi, her seferinde daha lezzetli olacak ilişkileriniz. Tuzunu, yağını daha iyi ayarlayacaksınız. Ama bir kere yemeği yaktınız diye, her yemeğe bunu da yakarım yargısıyla başlamayacaksınız. Bu en önemli kural. Eskilerin bedelini, yeni gelen ödemeyecek yani.

Gerçek bir temizliğin ardından, aşkı unutacaksınız. Yanlış okumadınız. Ciddi ciddi unutacaksınız. Aşkın en garip özelliği, aramaktan vazgeçtiğinizde ortaya çıkmasıdır. Olumlu ve olumsuz tüm düşünceleri silip atacaksınız. Beklemekten vazgeçeceksiniz. Hayatınızdaki başka olaylara kaptıracaksınız kendinizi. Bu arada en çok yapmanız gereken ise, arkadaşlarla vakit geçirmek, uzun zamandır görüşemediğiniz insanlarla görüşmek, ertelediğiniz işlerinizi halletmek olacak.

Unutma kısmına geçmeden önce yapmanız gereken bir, iki küçük şey daha var. Az kalsın ben de onları unutuyordum. Yeni gelecek aşkın özelliklerini ana hatlarla belirleyeceksiniz. Cinsel uyum sizin için çok önemli ise, yeni bir nevresim takımı alıp kenara koyacaksınız. Sohbet edebilmek, konuşmak çok özlediğiniz bir durum ise, bir çift kahve fincanı; gezelim tozalım diyorsanız, yeni bir ayakkabı. Yani, bu ilişkide beklediğiniz en önemli şey ne ise, onu simgeleyecek yeni bir eşya alacaksınız. Benim için hepsi önemli derseniz, tümünü alın. Ama tecrübelerim, ilişkilerin hiçbir zaman mükemmel olamayacağını gösterdiğinden, bu kadar çok masraf yapmayın derim. Zamanla besleyin ve geliştirin ilişkinizi. Neyse, yeni aldığınız eşyayı, vakti geldiğinde kullanmak üzere saklayın. Eşyalarla konuşuyorsanız benim gibi, 'sen doğru insan geldiğinde, doğru zamanda bana güzel olaylar yaşatmak için kendini sakla' gibi cümlelerle de kaldırabilirsiniz yerine.

Birkaç kişide işe yaradığını gördüğüm bir töreni de anlatmak istiyorum.

Kendinizi iyi hissettiğiniz ve keyifli bir akşamda, önce güzel ve rahatlatıcı bir müzik koyun, yanına bir bardak kırmızı şarap, kahve, ne isterseniz onu doldurun. Bir kağıt, kalem alın ve beklediğiniz aşkın özelliklerini yazın. Bu aşkın size ne katmasını istiyorsunuz, hangi boşlukları doldurmalı, onunla neler yapacaksınız gibi, aklınıza gelen her şeyi yazın. Bu sırada yanınızda bir de kokulu mum yanması güzel olur. Sonra bu mektubu yakın. Aman dikkat edin, arada başka yer yanmasın. Bu tören de bittiğinde, kendinizi banyoya atın. Yıkanırken, geçmişten üstünüzde kalan aşka ait ne varsa suyla birlikte gittiğini, bir beyaz sayfa gibi, ruhunuzu, bedeninizi ve kalbinizi yeni bir aşka hazırladığınızı düşünün. Banyodan sonra yatağa yatın, inancınız varsa bir de dua edin. Doğru insanla karşılaşmayı dileyin ve uykuya dalın. Sabah uyandığınızda artık aşkla ilgili olan şeyleri unutma kısmına geçin.

Bırakın evren size dileğinizi hazırlasın. Sürekli arayarak, fikir değiştirerek, düşünerek aşkın enerjisini bozmayın. Unutun çünkü aşk en çok umulmadık zamanlarda ortaya çıkmayı sever. Rastgele!..
devamını oku...

Alıp başımı gitmek istiyorum buralardan

Çok yoruldum! Üstelik çok da sıkıldım! Alıp başımı gitmek istiyorum. Kimseye haber vermeden, bir gece vakti, elimde bavul yola düşmek istiyorum.

Herkesin derdi kendine büyük, benim ki bana XXXL geliyor. Altında ezildiğim yeterince ağırlık yokmuş gibi, gönül eyle, laf dinle, laf anlat, anlattığın karışındakine geçmesin, önümde bir dağ gibi duran hayat aşılmayı beklesin.

Beladan uzak durmak mümkün değil. Sen ne kadar kendi halinde köşende dursan da, gelip seni buluyor. Kimsenin işi gücü yok mu? Dertsizlikten gün ziyanlığı!

İnsanlar sahip olduklarının, sadece kaybettikleri zaman mı farkına varıyorlar? Ellerinde tuttukları değerleri görmek için, mutlaka kopup gitmesi mi gerekiyor?

Günün bütün sıkıntılarıyla boğuştuktan sonra, akşam eve geldiğinde, seni seven bir insanın yanında oturmak, ona sarılıp uyumak ne büyük bir lüks, anlamıyorlar mı? İçinde sevgi olan bir ilişkiye sahip olmanın paha biçilmez olduğunu algılamak için, mutlaka bir kayıp mı yaşanması gerekir?

Yalnızlığın ne derece boğucu, yoran, karanlık bir çukur olduğunu yaşamadan kimse bilemez. Her zorluğu tek başına atlatmak zorunda kalmak, her olayda tek başına ayakta durmak kolay mı?

Yalnızlık bazen insanın içine öylesine işler ki, bir gün hayal kurarken bile tek kişilik olduğunu fark edersin. Sonunda kabullenirsin. Senin hayatın budur. Böyle yaşamaya alışırsın. Bir terazin vardır, dengede tutmaya uğraşırsın.

Sonra an gelir, o kefelerin ne kadar zorlukla dengesini koruduğunu bilemeyenler, üstüne ağırlık koyarlar. Kaldırabileceğin kadar olursa, ona da ses çıkarmazsın.

Geçen hafta kar yağdı ama giderken bana bir hediye bıraktı. Balkon kapısının ince çatlağından sızan su, salonun parkelerinin altına dağıldı. Şimdi salonumun ortasında büyük bir şişkinlik var. Parkelerim hamile gibi duruyor. Üstüne ağırlık koydum, daha fazla şişmesin diye. Sonra fark ettim ki, yüreğimde de buna benzer bir şişlik var. Getirip birileri üstüne ağırlık koyuyor. Oysa ben parke değilim! Üstüme koyulanları içine çekip, daha da büyüyor gönlümün kabarıklığı.

İnsana en çok, sevdiklerinin yaptıkları, sözleri koyuyor. Sevmediklerimden bana ne! Kim ne demiş, kim ne yapmış, hiç beni ilgilendirmiyor. İlişkileri ayakta tutmak zor! Ne kadar mücadele etsen, bir taraf hep eksik kalıyor.

Alıp başımı gitmek istiyorum buralardan. Kimsenin beni bulamayacağı bir yere, elimde sadece bir bavulla yürüyüp gitmek istiyorum. Eskiden kalabalık hayaller kurardım. Kırıldıkça, hayallerimi de teke indiriyorum…
devamını oku...

Veda etmek hepimize zor geliyor

Veda etmek hepimize zor geliyor. Nedense bir türlü atamıyoruz hayatımızdaki fazlalıkları, ruhsal olarak sarıldığımız kalabalıklarımız var. Bunca yığının içinde nefes alamıyorum ve karar verdim kış temizliğine girişiyorum.

Yüklerimden kurtulup hafiflemeye ihtiyacım var. Ne kadar zor olduğunu biliyorum ama yapmalıyım. Yoksa sakladıklarım gibi eskiyip, sararıp, yıpranacağım. İnsan bazen bir elbiseyi, bazen bir dostu, bazen de eski bir aşkı omzunda taşımaktan yoruluyor. Ben yorulmayı geçtim, boğuluyorum.

Zayıflayınca giyeceğimi düşündüğüm ve çok sevdiğim kot pantolonumu atmamak için bu kadar direnmemin sebebini bulmaya çalışıyorum. Koleksiyonu da yapılmaz ki! İçine girmiyorum işte ve yıllar geçtikçe incelmeyeceğime göre, bundan sonra da giyemeyeceğim. Neden inatla saklıyorum? Dolabın kapağını açıp şöyle bir alıcı gözle baksam, kim bilir o pantolon gibi daha neler bulacağım? Atmamak, saklamak, günü gelince işe yarayacağını düşünmek ne saçma! O pantolonun bana kilo aldığımı hatırlatmasından başka ne faydası var? Üstelik bu durum beni kamçılamıyor, daha çok sinirlendirip, buzdolabına gitmeme sebep oluyor. Herkes bahar temizliği yapsın, benim kış temizliğine başlamam gerek.

Telefon rehberimde kim olduğunu bilmediğim numaralar saklı, hatırlamıyorum. Hatırlamadığım birini neden o listede tutmakta inat ediyorum? Belki bir gün hafızam yerinme gelir diye umuyorum veya o şahıs beni ararsa, tanımadığım anlaşılmasın istiyorum ama tanımıyorum! Silemiyorum bir türlü! İşime yaramayacağını bile bile saklıyorum. Aklımın bir köşesinde hep soru işareti olarak kalacak o isimleri gereksizce tutuyorum. Yok! Karar verdim, bu sefer hepsini siliyorum. Hatta daha ileri gidip, tanıdığım ama görüşmediğim, artık irtibatım olmayan insanları da bu rehberden sileceğim. Belki bir deftere yazarım, bir an gelir lazım olursa diye. Bak, yine aynı şeyi yapıyorum, saklıyorum! Hayır! Artık saklamak yok, hepsi silinecek!

Eski sevgilimle gittiğimiz ilk filmin biletlerini, bana aldığı çiçeklerin solmuş ve kurumuş yapraklarını, ilk öpüştüğümüz günün tarihi yazılı olan peçeteyi, onlarca fotoğrafı, bana yazdığı küçük notları, ona yazdığım onlarca sayfalık mektupları, hepsini bir kutuda saklıyordum. Niye? Bilemiyorum! Aşkıma ihanet etmemek için herhalde. Oysa başka sevgiler geçti, onları da yaşadım. Onun yeri farklıydı, en çok sevdiğim adamdı. Bu yüzden her şeyi kutuda kilitli tutuyorum. Delice bir durum! İnsanın evinde bir tabutu gömmeden saklaması gibi, gereksiz ve ağır bir yükten başka bir şey değil. Artık atıyorum! Eski sevgilinin eskileri çoktan eskidi, bu durumda ait olduğu yer çöp tenekesidir.

Hayatımda kış temizliği yapmaya karar verdim. Hem de büyük bir temizlik çünkü artık nefes alamıyorum. Dolabımı, hayatımı, kalbimi, telefonumu, aklımı işgal eden ne varsa hepsini atıyorum. Atmazsam aralarında boğulacağım. Buna izin veremem! Kış aylarının da kendince coşkusu var. Hep baharda yaşama sevinciyle dolmaz ya insan! Yeni için eskileri kaldırıp atıyorum. Yaşamıma yer açıyorum. Yeni bir aşka, güzel bir dostluğa, severek giyeceğim bir elbiseye, beni değişik noktalara götürebilecek farklı insanlara, olaylara, hepsine kocaman büyük bir yer ayırıyorum. Ama en çok sevgiye ve şansa! Ya siz?
devamını oku...

Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!

Şimdiye kadar kazanmış olduklarını, bundan sonra kazanabileceklerini, vazgeçemeyeceklerini, yıllarca koruduklarını, daha yıllarca muhafaza etmek istediklerini...

Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Herkesin yaşamak istediği bir kişisel hayatı vardır ve onu yaşayabilmesi için arkada bıraktığı şeyleri düşünmemesi gerekir. Bilmelidir ki o birçok şeyi istediği zaman bütün evren ona yardımcı olur. Herkes yüreğinin sesini dinlemeyi ve yüreğinin diliyle konuşmasını öğrenmek zorundadır.

Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Bulduğun ve arkada bıraktığın için seni tedirgin eden aşk önünü kesmesin. Kişisel hayatını gerçekleştirmeni engellemesin. Yeter ki bulduğun ve arkada bıraktığın aşk ''saf madde''den yapılmış olsun. Üzerinden bin yıl geçmiş bile olsa, orada, o biçimde, senin bıraktığın haliyle duruyor olacaktır. Çürümeden, bozulmadan... Ve sen, nasılsa günün birinde oraya döneceksin.

Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Korkularını, tedirginliklerini, kafa karışıklıklarını, beni seviyorumlarını, ben onu seviyorumlarını, onunla yaşayabilir miyimlerini...

Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
İhanet senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen, yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle, en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece kendisinden beklemediğin bir darbe indiremeyecektir kesinlikle, sana.

Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Kendi yolunda yürü. Başını dik tut. Kendini yenilmiş hissetme. Kişisel hayatını yaşa. Kahramanı, başrol oyuncusu sensin. Bu senin öykün. Sen sadece yaşa. Yüreğinin sesini dinleyerek, yüreğinin diliyle konuşarak yaşa!..
devamını oku...

Ömür boyunca aramak.. Yalnız seni aramak

Ömür boyunca aramak.. Yalnız seni aramak. Paslı teneke kutularda, küf kokan dolaplarda, çerçevelerde, tenhalarda, sonra vapurlarda, trenlerde hep seni aramak. Belki bu şehirde değilsin. Ne çıkar? Seni arıyorum ya. Belki de aynı sokakta evlerimiz, sabahları beni görüyorsun işime giderken. Sonra akşamı bekliyorsun, alacakaranlığı… Beni bekliyorsun ya da bir başkasını, bir başkasını.

Hiç gel demeyeceğim sana. Aramak neredeyse ben oradayım. Ayaklarım ne güne duruyor? Yok yok birden karşıma çıkma. Kaç, saklan. Seni aramak istiyorum.

Git bu şehirden haydi git. Dağlara çık, o uzak dağlara. Rüzgârların krallığında hüküm sür. Baktın ki oraya da geldim yine kaç. Başını al, açıl denizlere. Gemilerin en güzeli, en büyüğü dilediğin limana götürmeli seni, dilediğin yerde demir atmalı. Ben küçük bir balıkçı kayığı ile peşinden gelsem yeter. Seni arıyorum ya!

Bir yıl, beş yıl, on yıl değil; beşikten mezara kadar aramalı insan, ama ne aradığını bilmeli. Yaklaşıp uzaklaşmalı aradığından. Okyanus dalgaları üstünden bir küçük tekne gibi alçalıp yükselmeli. Yalınayak koşmalı yollarda, ayaklarını sivri taşlar kesip kanatmalı. Çöllerden geçmeli yolu, yanmalı, kavrulmalı. Sonra gözün alabildiğine ak, soğuk ülkelere düşmeli. Buzlar kırılmalı ayaklarının altında, üstüne kar yağmalı.

Bir gün bulacaksam bile parça parça bulmalıyım seni. Ayaklarını Afrika’dan getirip bir kâğıt üzerine yapıştırmalıyım, saçların Sibirya’da olmalı, dudakların Çin’de. Gözlerin Hindistan’da bir mabudun gözleri olmalı, ellerin İtalya’da bir heykelin elleri. Bulsam da seni parça parça bulmalıyım.

Yine de bir yerin eksik kalmalı.

Yeniden yollara düşmeliyim, onu aramalıyım.

Ve tam seni tamamladığım anda ölmeliyim....
devamını oku...

Geçer geceler, geçer mevsimler

Soğuk rüzgârların sinsi gecelerinde, devrik cümlelere sarınıp yatarsın beyaz sayfalar üzerinde. Ne onlar anlar seni, ne hayat, senin gibilerin yoldaşıdır sefalet. Süslü geleceklerin artıklarıyla beslenir, sevdiklerinin anlamsızlığıyla sulanırsın yazar. Fakat gel gör ki vefasızdır bu sayfalar.

Yazarsın yılları yalnızlığına tutsak sayfalara da, kaybolup gidersin yine bu derme çatma kırık camlı kulübede. Bir rüzgâr eser bir yerden. Zamanın çaldığı gibi seni alıp götürür benliğini kelimelerden. Kalırsın yine yoldaşın sefalet ile.

Saçların artık birdir üzerine titrediğin sayfalar ile. Sakallarınsa sarmış olur kalemini, sarmaşıkların ağaçları sardığı gibi. Nefesin mantarı çıkmış bir şişe şarap gibi kokar. Gözlerinse kırmızıdır, bin şişe şarap içmiş kadar.

Geçer geceler, geçer mevsimler. Zaman akmaya devam eder. Sen hala yazarsın, kırık camların nefesi dans ederken beyaz sayfalar üzerinde, donmuş parmaklarınla kim bilir kaç tane mum alevi tükenmiştir bu sinsi gecelerde? Kim bilir daha kaç ışık söndüreceksin yazdığın hayatın gözyaşlarıyla? Belki yağmur olup yağacak insanların düşlerine kelimeler. Kim bilecek? Beslediğin cümlelerin bir bir kaçıp gidecek dizlerinden, yine ağlayacaksın yazar!

Hayatını adayacaksın senin olacak cümleler yaratmaya, başaramayacaksın. Yalnız yaşayacak, ne bir oğlun, ne bir karın olacak.

Yaşlanıp gideceksin işte. Kendi cümlelerini yaratmaya çalışırken bir gün öleceksin yazar. İşte o gün senin olacak yazdığın son cümle. Kefenin olacak, anlayacaksın yazar…
devamını oku...

saçma sapan kavgalar ediyorum insanlarla

Üstüme geliyor bu tavan, duvarlar, evim üstüme çöküyor. Sensizken vakit geçmiyor. Hangi sokağa girsem, hangi denizin kenarından geçsem sen kokuyor.

Yüreğim kararıyor sensizlikten. Yokluğuna yürüyor saatler. Sen yokken her şey senleşiyor. Daha çok büyüyor özlemim, hasret yüreğimin ortasını kavuruyor. Yangın yeri gibi evim, yatağım, hepsi kül olmuş darmadağın. Ya ben? Görsen ne delilikler yapıyorum, yokluğuna nispet edercesine, saçmalıyorum. Elimde kalan bir fotoğraf, gözlerim acıyor baktıkça, ağlıyorum. Ne gelse önüme yıkar geçerim sanıyordum. Yanılmışım! O kadar güçlü değilmişim. Şimdi anlıyorum, çaresizleşiyorum.

Saçma sapan kavgalar ediyorum insanlarla, kızgınlığımı birilerinden çıkarmaya çalışıyorum. Gün bitiyor, gece oluyor. Yine yokluğunun şarkısı çalıyor radyoda, ağlıyorum. Bir konuşabilsek, neler söyleyeceğim ama dilsiziz. Sen de bana hasretsin belki, belki de ben öyle olduğuna inanmak istiyorum.

Şimdi, tam şu anda kim bilir neredesin? Belki bir kitap okuyorsundur, belki bir sigara yakmışındır balkonda efkarlı, acaba aklına geldim mi bende senin? Belki de başka bir kadının kahkahasında gizleniyorsundur. Bunlar sensizliğe alışma saatleri, gece yarısını geçtiğinde zaman, yokluğunun kokusuna karışıyor sigaram, ellerimde duman büyüyor.

Herkes gibi sen de geçeceksin bu şehirden, hiç kimseye kalmadığı gibi kalmayacak sana da aşk. Dağlar duracak, nehirler, denizler ama biz gideceğiz. Adlarını bile bilmediğimiz insanlarda arayacağız birbirimizi, şimdi yabancı olanlar sarılacaklar gece vakti terden ıslanmış bedenimize. Mutluluk oyunu oynayacağız. Sahte tebessümler dağıtacağız sevişmelerin ardından, uykuya yine aklımız birbirimizde dalacağız.

Küçük oyunlarla süsleyeceğiz hayatı, kaçan kovalanacak önce, sonra kendimiz kaçacağız ama en çok aynadaki gözlerimizden. Bunu anlamayacaksın belki ama ben sende, sen bende hep var olacağız.

Bana anlatabilir misin sevgili, neden şu anda kollarında sarılıp uyumak varken; ikimiz aynı şehirde tek başına yatıyoruz? Neden bu kadar yaralandık? Sen neden yoksun, bana anlatabilir misin?

Herkes kendi uçurumunun kenarında duruyor sevgili. Ben düşmemek için sana uzatıyorum elimi. Ya sen de tut, güçlenip aşalım şu hayatın yüklerini, ya da bırak birlikte düşelim…
devamını oku...

Neye sarılsam bana vefayı anlatıyor

Alışkanlıklarımla dolduruyorum boşluklarımı. Eski bir kitap, eski bir arkadaş, eski bir şarkı… Yaşamaktan ve yazmaktan sahnelerini ezberlediğim oyun, seninle yenileniyor. Rüyalarım olmazdı oysa. Yalnızlık derin bir uyku koynundayken canımı acıtmazdı. Şimdi, uyanmak için seninle boğuştuğum, uyanmak için sana yalvardığım rüyalarla geçiyor uykularım. Uyandır beni küçük kız! Uyandır ve çık sokaklara. Odalara kapattığın bedeninin ruhu bende! Kırılmış ve rüzgârına küsmüş bir dal sitemkârlığında bana bakan yüzün, uykulardan kaçtığım günlerin telaşında bile bırakmıyor aklımı. Sokaklara çık! Bir serserilik yap, bir delilik, bir iyilik…

Alışkanlıklarım doldurmuyor boşluklarımı. Her eski, yeniye duyduğu öfkeyi benden alıyor. Hatırıma yer etmişlerim unutulmanın hıncıyla, kendini unutturmamacasına saldırıyor. Neye sarılsam bana vefayı anlatıyor, vefasızlığımı vuruyor yüzüme. İstanbul bile karşımda. İstanbul bile eskiye alınmanın alınganlığıyla, sırtını dönüyor bana. Yazmaya bulduğum çareler kelimelerimi kemiriyor. Kalır ayak kanayan bir iç bulanmasında her şeyi kusup üstüme düşleri de berbat ediyorum.

Unutuyorum her seferinde. Neresinde kalmıştık ayrılığın? Hareketsizliğe alışamamış ayaklarım, eski şehirleri getiren adımları kapımdan kovamıyor. Sana seslendiğimi sandığım her yazı da yaz ellerimi üşütüyor. 'Çık sokaklara' bende bir feryat artık. Ve kapanıklılığın duvarları aşıyor da suretini yaşatırcasına beni buluyor. Asıl düşmanlarını hatırladım bu öykünün ama çok geç, yeni bir kötüye can vermeye. Örsümü zorluyorum bazı geceler sesin ilişir umuduyla. Sen böyle mi susardın? Susardın ama küçük kız edasıyla ve nazıyla. Gönlün alındı mı, geçerdi şımarıklığın. Ama şimdi bir dilsiz, bir sağır gibi suskunluğun…

Ya neden ben de gözlerin ve neden bırakmıyor yakamı gülüşün. Gülüşün bir şeyleri geçirmek içindi, şimdi hasım kahkahalara eşlik ediyor. Ve korkuyorum çocuk yüzünden. Bu yüzden İstanbul İstanbul gezinmelerim. Korkağı olduğum aşk, bana seninle öç aldırıyor. Bedellerimiz aynıydı lakin bana senin gözyaşlarını akıttırmamak paylanıyor. Sen ağladıkça ağlayamamak yetiyor, teslim olmama. Yine de eşkıya sevdalılığım yer bulmuyor İstanbul’un koynunda. Boğazına çıktığımda boğazım düğümleniyor, seviniyorum ağlayacağıma ama yaşlarım kirpiklerime takılıyor. İçindeki esaretinden sokaklara kaç ve sokak sokak dağıttığım özgürlüğümü al.

Senden gitmek zorunda değildim. Sen gönderdin kelimelerinle. Bu yüzden ardına kadar açık kapılarım. Geleceğini biliyorum çıkıp odanın derinliğinden, yüzünde yüzlerce sitemle. İçerime girer misin yoksa kapı önü nöbetine mi yatırırsın bedenini bilemem ama 'gel' bitti dilimde. Şimdi konuşuyorsam, biraz da bundan! Ah küçük kız; bir kez olsun sussaydın, daha kalacak çok yerim vardı sende!..
devamını oku...

hangi acı sonsuza kadar sürmüş ki?

Bunlar doğru değil diye bağırmak, hatta karşısındaki adamı parçalamak istedi, hem de tek tek her zerresine ayırarak..olmazdı ama yapamazdı ki... Salon etrafında döndü, döndü, döndü... Başka biri vardı demek, bunca yıllık emek başka tenin çekiciliğine kurban edilmişti demek... Ya benim sevgim, ya benim aldanmışlığım... Çok güvendiği adam ne kadar kolay unutmuştu demek tüm yaşanmışlığı...

Hiçbir şey söylemedi, söyleyemedi, boğulduğunu hissetti. Afallamıştı, şaşkındı çok; bağırarak ağlamak, isyan etmek geliyordu içinden ama bir yumruk gelip oturmuştu işte boğazına, yapamadı. Kalktı usulca, farkında olmadan balkona çıktı, beyaz taşların üzerine oturdu, kolları iki yanda başını kaldırdı yıldızlara baktı uzun uzun... Orda olmak istedi, o kadar uzakta, olamadı... Gece ne zaman şafağa söktü, serinlemiş hava da... Kalktı yatağına gitti, hiçbir şey olmamış gibi uyuyan adamın yüzüne bir tokat almak geldi içinden ama yine kendini tuttu. Gitti kanepeye uzandı, yumdu gözlerini, uyumak istedi, uyanınca her şey bir rüyaymış çok şükür demek istedi, bunu tüm hücreleriyle istedi... Uyandı, her şey aynıydı. Sıkı sıkı yumdu gözlerini, tekrar açtı... Yok, kahretsin değişen hiçbir şey yok!

Yok oluştuysa o günler, ilk günü başlamıştı işte... Sorunu olan kadınlar ilk iş kuaföre gider, demişti biri geçen gün. Aniden fırladı bir yere yetişircesine koşar adımlarla kuaförüne gitti... Saçımı değiştir kes, boya... Yap bir şeyler ama kalktığımda bu ben olmayayım dedi. Saçları kesildi, boyandı, fönlendi. Güzel oldum dedi içinden. Ama ya gözlerim, bu hüzün kaç saç bakımında silinir ki...Eve gitti alışık adımlarla.. Kapıya anahtarı soktu, açıldı kapı, yüzüne başka tenlerin kokusu vurdu, midesi bulandı. Tuvalete koştu çıkardı içindekileri tüm yaşanmışlığı temizleyecekmiş gibi... Ah aptal kadın! En kötüsü belirsizlikmiş, dedi, ne yapacağını bilmiyordu. Filmlerdeki onurlu kadın tavrıyla kapıyı çarpıp gitmek istiyordu, adamın yine filmlerdeki gibi pişmanca yalvaracağını umarak... Ama gidemiyordu çok emek verilmiş bu sevgiye bir şans tanımak istiyordu. Ondan şans isteyen bile yokken üstelik...

Beynindeki yanılsamalar işte tam da bu an başladı. Kocası bir çeşit hastaydı, yanında olmalıydı ona yardım etmeliydi, bir şeyler yapmalıydı. Yoksa kadınca bir kaybetme korkusuyla istem dışı bir mücadele miydi, anlamadı hiç bunu. Şaşılası bir hızla tüm tavırlarını 'hiçbir şey olmamış' a çevirdi, mutfağa gitti yemek yapmaya başladı, özenerek, tek tek severek her sebzeyi... Lanet olsun neden lezzetli olmuyor ki bu! Elimdeki mutluluk gitti ondan mı diye düşündü, düşünmesiyle de hemen hep yaptığı gibi bilinçaltına itti bunu da. Yok canım domatesler sera domatesi, hiç benzer mi bahçe domatesine. Hah, kokusu bile yok ki tadı olsun... Unuttu tencereyi ocakta, salona gitti... Kokusuz domatesler, soğanlar da karardı kaldı ocakta, tıpkı içi gibi...

Olağanüstü bir enerjiyle koltukların yerini değiştirdi tam üç kez, sırtından terler akıyordu, kolları ağrıdı... Ağrıdıkça unuttu, ağrıdıkça daha büyük bir gayretle çalıştı. Koskoca halıyı sildi büyük bir hırsla defalarca... Camları ovaladı, parlattı, vitrinin örtülerini değiştirdi, içindekileri tek tek okşarcasına sildi. Çok güzel olmuştu, işte bu benim yuvam, dedi, gururla. Kapının eşiğine oturup eserini keyifli gözlerle izlemeye başladı, bir de sigara yaktı, uzattı ayaklarını.... Vitrindeki çiziğe takıldı gözü, ilk evimizi yerleştirirken olmuştu, kapıya sürtünmüştü taşırken, nasıl üzülmüşlerdi, daha taksitleri bile bitmedi diye. Üzülme demişti, kocası, üzülme... Bizim mutluluğumuz minicik bir çiziği görmeyecek bu evde...Hep mutlu olacağız hep!!!

Şu küçük hurda televizyonu da atmaya kıyamadılar hiç, oysa şimdi kocaman ekranlı bir tane varken..Ama onu ikinci el eşya satan bir dükkandan alıp koymamışlar mıydı başköşeye, atmaya kıyamadılar anıların hatırına ... En güzel örtülerle süsledi onu hep, üstünde de mutlu fotoğrafları... Hayvannn diye haykırdı, hayvansın, nasıl yaptın, nasıl unuttun? Böğürerek ağladığının farkına vardığında kendini durdurması imkânsızdı. Günlerdir biriken ne varsa kusuyordu, sefilce ağlıyordu, evin salonunda mutfağında yankılandı ağlaması, hıçkırıkları,..

Duvarlar sustu, vitrin sustu, televizyon sustu... Hepsi dinlediler... Sonra sesi yavaş yavaş küçük iç çekişlere kaldı. Kendini sürükleyerek banyoya attı, suyun altına girdi, hiç kıpırdamadan gözlerinden sicim gibi yaşlar inerek ne kadar kaldı suyun altında farkına bile varmadı. Uyumak istiyordu, uyumak... Uyandığında tüm belirsizliğin dağıldığını görmek, hayat onu uykudayken nereye bırakmışsa, kalkıp ordan devam etmek istiyordu. Birileri bir şeyler yapsa, uyutsalar onu...

Zaman neyi çözmemiş ki, hangi acı sonsuza kadar sürmüş ki? Sonraki günler, içinde büyük bir sessizlikle, büyük bir kurulukla geçti, sadece nefes alıyordu, çok sevdiği kahvenin bile tadı, kokusu eskisi gibi değildi... Ağlamak bile zor geliyordu ona, parmağını dahi kıpırdatmadan içine gömülü günler, aylar geçirdi. Ve bir gün diğer kadından gelen mesajı gördü telefonda, sadece git dedi adama, hak etmiyorsun hiçbir şeyi, git... Adam gitti. Kapıyı kapattı ardından, mekanik adımlarla mutfağa gitti, içecek bir şeyler hazırladı, televizyonu, ama büyük ekran olanı, açtı. Kendini de şaşırtan bir ilgiyle izledi filmi, film çok acıklı geldi ona nedense, gözyaşlarıyla oyuncuların gerçekliğini kutladı. Sonra sildi gözlerini, ertesi gün giyeceği kıyafetleri çıkardı dolaptan tek tek... Yattı, uyudu...

Her geçen gün aşk sandığı duyguyla hesaplaşmasını sürdürdü. Meğer ne çok dibe saklamış kendini yıllarca, dehşetle fark etti. Sanki kendi kendine bir evlilik masalı yaratmıştı da onunla mutlu oluyormuş, adamla paylaşamadığı ne çok şey varmış içinde kalan. Şaşırdı, afalladı... Şaşırdıkça netleşti her şey... Beyni sanki bilinçaltına ittiği ne varsa dışarı kusuyordu tek tek. Bu adam mıydı sevdiği, kendine inanamadı, hayatındaki en önemli tutkularını bile paylaşamadığı bu adam mıydı hayatını bu hale getiren. Buna nasıl izin verdiğine inanamadı, bu kadar acıyı çekmesine anlam veremedi. Acımı çektim bitti artık, ben bunları hak etmiyorum dedi tüm inancıyla. Aynanın karşısına geçti. Düzelecek her şey eskisinden güzel bir hayatın olacak, az güven, az cesaret, az onur, az kendinin farkında ol, silkelen bitsin artık....

Balkona çıktı, yağmur yağmış! Yıkanmış çamlarla karışık toprak kokusunu ciğerlerine çekti keyifle. Orta şekerli bir Türk kahvesi yaptı sonra kendine. Kahve yudumunu ağzında tuttu, kokusunu tadını hissetti, hissedebilmenin keyfini sürdü, aylar sonra...

15 gün sonra adama bir mahkeme celbi ulaştı. Hak edemediği hayattan çıkarılışını bildiren celbi okurken onun da aklına geldi vitrindeki çizik...
devamını oku...

Akrep ve Ahtapot

Çok uzak bir adada yaşayan güzeller güzeli ahtapot ve çok yakışıklı bir akrep birbirlerine aşık olmuşlar. Fakat ikisi de birbirinden korkuyormuş. Ahtapot akrepden onu zehirli iğnesiyle sokar diye, akrep ise ahtapotun uzun kolları onu boğar diye Fakat daha fazla dayanamayarak ikisi de birbirlerine kollarını uzatmışlar. Ahtapot; en kötü ihtimalle bir kolumu veririm, nasıl olsa yerine yenisi gelir; diye düşünmüş. Akrep ise; Onun için kendimi feda edebilirim demiş. Birbirlerini çok seviyorlarmış. O kadar mutlularmış ki bütün hayvanlar çok kıskanıyormuş onları...

Zamanla akrepten sıkılmaya başlamış ahtapot, aklında açık denizler varmış hep. Oralara gidip başka hayvanlarla tanışmanın hayalini kuruyormuş. Güzelliğini bu şekilde geçirmemek için Okyanuslara doğru yüzmeye başlamış. Terk edilen akrep günlerce sahilde onun dönmesini beklemiş. Ardından çok ağlamış fakat göz pınarları olmadığı için, hep içine akmış göz yaşları. Okyanusların en güzel sularında süzülen ahtapot yeni yerler gördükçe işte gerçek mutluluk diye düşünüyormuş içinden. Akrebi çoktan unutmuş. Derken birden bir balıkçı ağına dolanmış olarak bulmuş kendisini. Kurtulmaya çalıştıkça daha çok dolanıyormuş. Onu gemiye çekmişler.

Balıkçılar ahtapotun kollarını kesip geri denize atmışlar. Kesilen kollarıysa içki masalarında meze olarak kullanılmak üzere bir restorana satılacakmış. Canı çok yanan ve ne yapacağını bilemeyen ahtapot eski aşkı akrebe dönmeye karar vermiş fakat kolları olmadığı için yüzemiyormuş artık. Terk edilen akrepse onsuz olmaktansa ölmeyi tercih etmiş ve zehirli iğnesiyle kendisini sokmuş. Diğer hayvanlardan yardım isteyen ahtapot akrebe ulaşmak üzereymiş. Akrebin yanına vardığında ise akrebi ölmek üzereyken yakalamış. Akrep son nefesini verirken; evet işte ben bu güzellik için kendimi feda ettim demiş içinden. Gerçek aşkının akrep olduğu anlamış ahtapot. Ama artık ne ahtapotun onu saracak kolları kalmış , ne de akrebin onu tekrar sevebilecek kalbi...
Her şey zamanında yaşandığında güzeldir...
devamını oku...

Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu?

Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan yitan'da şöyle bir haber yayılmış:

- Güzel başkentimizde bir akıl okulu varmış. Her kim o okula giderse orada akıl öğretiliyormuş.

Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Kasabanın en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:

- Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür?

Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese kasabanın tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:

- Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz. Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş. Devamlı:

- Babacığım, okumak gibisi var mıdır? Diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun? Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş: 'akıl okulu? Akıl okulu?' bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş:

- Böyle olmayacak. Şu akıl okulu neymiş gidip göreceğim. Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş. Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuz iki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam bu ihtiyarın haline acımış. Yanına yaklaşarak:
- Ey yolcu, nereye gidiyorsun? Diye sormuş. İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş:
- Ben de başkente gidiyorum. Demiş. Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler. Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara:

- İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin. Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş:

- Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen. Adam hiç karşı çıkmamış ve tamam demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:

- imdat! Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!

Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar:

- utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya! Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun. Adam haykırıyormuş:

- hayır yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır.

Fakat gel gelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hâkimine götürmüşler. Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından da şöyle demiş:

- bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz. Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağrılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hep beraber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş. Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş:

- ata bak. Bu at hangi memlekete aittir? Baytar şöyle karşılık vermiş:

- çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir attır. Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış. Bu sefer de Hakim nalbant çağırmış ve ona:

- sen de bu atın nerede nallandığına bak, demiş. Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:

- bu at burada nallanmamış. yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez. Adam yine şaşırmış. Kendi kendine, 'nasıl bilebilirler?' diye sorup duruyormuş. Hakim son olarak saraca:

- bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş? Saraç hiç beklemeden cevap vermiş:

- efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. yitan yöresinin koşum şeklidir. Hakim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek:

- evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma. Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş:

- siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor? Hakim adamın sorusuna gülerek cevap vermiş:

- ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki akıl okulunu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir. Adam böylece akıl okulunun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan yitan'a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış. Sonra da bütün çocuklarını bu akıl okuluna göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor…
devamını oku...

FAMILY ne demektir biliyor musun?

92 yasında, ufak tefek, kendinden emin ve gururlu, her sabah sekizde giyinip kuşanan ve her ne kadar kör bile olsa saçlarını kıvırıp makyajını mükemmelce yapan yaslı hanım bugün bir huzur evine tasındı. 70 yasındaki kocası ise geçenlerde gereken hamleyi yapıp Allah'ın rahmetine kavuşmuştu. Huzur evinin kapısında sabırla beklenen bir kaç saatin ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümsedi. Yürütecini asansöre yönlendirdiği sırada, kendisine odasını anlatmaya başladım penceresinde asılı perdelerden de söz ettim. Ben anlatırken, az önce kendisine köpek yavrusu verilmiş 8 yaşındaki küçük bir kızın heyecanıyla o perdeleri pek severim, dedi. Mrs. Jones henüz odayı görmediniz, biraz bekleyin demiştim ki; Bunun onunla bir ilgisi yok, dedi. Mutluluk zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir. Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir. Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten Bu benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır. Bir seçme hakkim var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hala çalışanlar için şükrederim. Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir. Yeni güne ve hayatimin sadece bu döneminde, biriktirdiğim mutlu anılara konsantre olacağım. Yaşlılık banka hesabi gibidir. Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından. Bu nedenle benim tavsiyem, hatıraların banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır. Anı bankamı doldurmaktaki katkın için sana teşekkür ederim. Hala oradan mutluluk çekiyorum. Mutlu olmak için su beş basit kuralı hatırla:

1. Kalbini nefretten arındır
2. Zihnini endişelerden arındır
3. Basit yasa
4. Çok ver
5. Daha az bekle

Bilmem farkında mısın, eğer yarın ölecek olsak çalıştığımız şirket daha birkaç gün bile olmadan yerimizi dolduruverir. Oysaki ardımızda bıraktığımız ailemiz bizim kaybımızı ömürlerinin sonuna dek hissedecektir. Gel gelelim ki, ailemizden daha çok isimize veririz kendimizi, pek de akıllıca bir yatırım değil, ne dersin?

FAMILY ne demektir biliyor musun?
FAMILY= (F)ather (A)nd (M)other (I) (L)ove (Y)ou
devamını oku...

Yaşanacak olanları beklemek heyecanlı

Ağustos kuşları derin, saf, mavi bir gökyüzünde kara noktalardan oluşmuş kıpırtılı kara bir yumak helezonlar çizerek dönüyor.
Onlara bakıyorum.
Bir ucundan katılan kalabalık ve karışık siyah noktalarla büyüyen yumak diğer ucundan zarif ve düzenli bir ok gibi çıkarak maviliğin içlerine doğru uçuyor.
Gidiyorlar.
Onlara bakıyorum.
Garip bir hüzünle bakıyorum onlara.
Bir şeyin bittiğini söylüyorlar bana.
Başka bir şeyin başlayacağını da.
Onlar gittikten sonra bir zaman boş kalacak o saf mavilik.
Bilmediği bir şeyi özler gibi bomboş bekleyecek.
Ayrıldığımız sevdiklerimizle, buluşacağımız ve henüz kim olduklarını bilmediğimiz seveceklerimiz arasındaki o kederli, yalnız ve yalnızlığında gizli ümitlerle beklentiler taşıyan boşluk.
Uzaklaşanları görüyoruz, anıları taze.
Tanıyoruz gidenleri.
O berrak mavilik bir zaman sonra yeni kuşlar bulacak, ışıkları değişecek, bulutları, yağmurları, sonbaharla şeffaflaşmış güneşleri olacak.
Yaşanmış olanlardan kopmak zor.
Yaşanacak olanları beklemek heyecanlı.
İkisinin arasında, derin ve yalnız bir gökyüzü gibi hüzünlü bir boşluk var.
İçinden geçilmesi en zor olan zaman.
Kendi boşluğuyla daralmış o kederli ruh nasıl da gidenleri yakalamak, geçmişe tutunmak ister.
Nasıl da hüzünle bakar gitme vakti gelenlere.
Ne çok insan, böyle bir kederli boşlukta, geleceği beklemeye sabrı ve gücü yetmediğinden yanlış bir karar verip geçmişi yaşatmaya çalıştı.
Hâlbuki kural ne kadar açık.
Gitme vakti gelen gidecek.
Boş bir gökyüzü gibi gelecek olanları bekleyeceksin.
Kederle, hüzünle ve sabırla.
Gitmenin bir mevsimi var.
Gelecek olanları karşılamanın bir mevsimi.
Bir mevsimi var boş bir gökyüzü gibi beklemenin.
Gidenleri biliyoruz.
Sesleri, fısıltıları, kokuları, gülüşleri ne kadar da tanıdık, ne kadar yakın.
Bize değdikleri yerleri kopartacaklar giderken.
Kopmanın sancısını duyacağız.
Kuşlarını yitirmiş bir gökyüzü gibi kendi acısıyla yankılanacak içimiz.
Bir zaman, sonsuza dek öyle bomboş kalacağından korkacak.
Sonra tek tük yeni kuşlar gelecek.
Sonra değişik ötüşleri olan dağınık sürüler.
Bulutlar, yağmurlar, yeni ışıklar, şeffaflaşmış güneşler.
Gelecek olanları tanımıyoruz.
Yüzleri nasıl, sesleri nasıl, kokuları nasıl bilmiyoruz, üzülünce nasıl bakıyorlar, sevinince nasıl, bilmiyoruz.
Yeni gülüşlere alışacağız. Yeni dokunuşlara.
Sözcüklerin bir başka biçimde söylenebileceğini de göreceğiz. Şu anda hiç tanımadığımız bir beden birkaç ay sonra sıcak bir sokulganlıkla yanımıza uzandığında, bir yabancıdan bir sevgili yaratan bu tabiata şaşacağız.
Giden kuşlara bakıyorum hüzünle.
Süzülerek uzaklaşıyorlar.
Gitmenin bir mevsimi var.
Gelecek olanları karşılamanın bir mevsimi.
Bir mevsimi var bomboş bir gökyüzü gibi beklemenin.
Niceleri, bomboş bir gökyüzü gibi durmanın azabına dayanamadığından gidenleri yolundan döndürdü.
Ölü kuşları oldu onların.
Ölü kuşlarla doldu mavilikleri.
Derin, saf, boş bir gökyüzü gibi kederle durun.
Gelecekler.
Yeni sesleri, yeni kokuları, yeni dokunuşlarıyla gelecekler.
Sözcüklerin başka türlü söylenebileceğini de öğreneceksiniz.
Her kederden bir ümide kapı açan bu tuhaf tabiata şaşacaksınız.
Unutmayın, gitmenin bir mevsimi var.
Gelecekleri beklemenin bir mevsimi.
Bir mevsimi var bomboş bir gökyüzü gibi durmanın.
Gelenler, sadece beklemesini bilenlere geliyor.
Bekleyin...
Gelecekler...
devamını oku...

İçim özleminle nasıl dolup taşıyor

Dün yine gökyüzünün masmavi görkemi ve hayalini çizdiğim bembeyaz bulutlarının altında seni bekledim. Uzaklarda gülümseyen gökkuşağının renkleri içinde aradım seni, yoktun. Yokluğun, bir canavarın dişlerinde yüreğimi kemirip duruyor. Yokluğun cehennemim, yokluğun zifiri karanlığım, zindanım oldu. Belki, bir köşeden çıkıp gelirsin diye bütün gün seni düşleyip, gözlerim ufukta, kucağım dolu sevgi, yüreğimde bin bir umut yeşertip ve ölesiye bir özlemle bekledim seni, gelmedin... Seni ne kadar özlediğimi bilmiyorsun. Bir bilsen seni ne kadar çok özlediğimi; dağları, tepeleri aşar, denizleri, ovaları devirip gelirdin bana...

İçim özleminle nasıl dolup taşıyor, özleminle nasıl tutuşuyor bir bilsen. Yüreğimin bütün bentleri paramparça sensiz. Şimdi yüreğimin her kıyısından özlem sızıyor. Yüreğime de söz geçiremiyorum artık. Biz bu dünyada seninle çıkarsız, yalansız, hilesiz hesapsız sevdik birbirimizi.. Yüreğimizin bembeyaz tuvaline maviyi fonlayarak ve aşkın da kıpkızıl resmini de çizerek; insanları, kuşları, dağları, çiçekleri, suları da öyle hilesiz sevmiştik.

Biz seninle bütün engellere rağmen, bitmez tükenmez bir azimle sevginin doruğuna erişmek için tırmandık hayat yokuşunu. Ve bitip tükenmeyen bir aşkla sevdik birbirimizi. Biz seninle uzak dağ başlarına yazdık umutlarımızı. Denizlere, dalgalara, fırtınalara, acılara, korkulara, uçurumlara yazdık sevdamızı. Biz seninle kanatları sevdalı iki güvercindik mavi göklerde. Kanat çırptıkça yükseldik sevdalara, yükseldikçe sevdalara avcılar düştü peşimize.

Zamanın acımazsızlığına, aramızdaki mesafelere, etrafımızdaki çirkinliklere, günübirlik aşklara, saldırılara, satılık sevgilere rağmen, biz yine de yüreğimizde hiç sönmeyen bir yangınla özledik birbirimizi, en kutsal aşkla sevdik, kirletmeden umutlarımızı bekledik...

Senden ayrılalı günlerin, ayların, yılların nasıl geçtiğini bilemez, hesabını tutamaz oldum. Her seher uyanınca dağların esen rüzgârlarına açıyorum penceremi, o ölümüne özlediğim kokunu getirir diye. Bir nebze de olsa dindirir ya da söndürür diye yüreğimdeki özlemin ateşini...

Her gece menekşe rengi gözlerini demledim hayalimde. İpek saçlarını, sevdalı gülüşlerini, inci dişlerini demledim. Ne çok severdin yayla yollarında türküler söylemeyi, ellerimi avucunun içine alıp, başını göğsüme dayamayı. Şimdi her gece, insana hayat veren ve yüreğime nakış nakış işleyen sevda sözlerin dolaşıyor kulaklarımda , paylaştığımız ümit dolu tatlı hayallerimiz.

Yılmak yoktu bizim için bu yolda. Ağlamak, sızlanmak yoktu, geriye dönmek hiç yoktu. Zordu, çetindi bizim sevdamız ama her şeye ve çekilen tüm acılara değerdi. Sabır diyordun. Sabrı, ümit etmeyi, sevmeyi, zorluklara karşı direnmeyi de senden öğrenmiştim. Konuşurken insanın yüzüne dosdoğru bakmayı, dürüst ve namuslu bakmayı, merhameti, acımayı, insan gibi düşünmeyi senden öğrenmiştim. Senden öğrenmiştim sevdalara türkü yakmayı...

Şimdi Ren nehrinin kıyısında dalgın bakışlarla dalıp dalıp gidiyorum uzaklara. Gökyüzü masmavi ve saatler yorgun bir su gibi akıp gidiyor gözlerimde.. Ufka, gök mavisinin kızılla birleştiği o ince sıcak ve yumuşak çizgiye bakıyorum. Bir kuş gelip konuyor saçlarıma, yüreğimi ipekten kanatlarına sarıp sana gönderiyorum...

Seni düşünüyorum. Seni düşünmek gökyüzü olmak gibi bir şey bazen, ya da rotası belli olmayan bir gemiye binip, yeni iklimlere yelken açmak gibi. İnsan olmayan bir adada inip, Robinson gibi insansız bir yaşam kurmak istiyorum. Ve o adada bir ömür yalnız seni beklemek istiyorum...

Saatler su gibi akıp gidiyor. Bir gemi yanaşıyor kıyıya, inen yolcuları izliyorum, sen yoksun. “ Kahretsin !”. diyorum.” Ne olur çıkıp gelse, sarılsa boynuma.” Bir gemi uzaklaşıyor limandan. Suların devinimleri akıyor gözlerimde, karışıp gidiyor uzaklara... Seninle suyu pırıl pırıl bir pınarın başında buluşmak, ellerini tutmak, yüreğinin sımsıcak yerinden, menekşe gözlerinden, narçiçeği dudaklarından öpmek, serin nefesini doyasıya içmek ve doyasıya içime çekmek geçiyor içimden... Sonra sarılıp, sımsıkı kucaklamak ve sevinçten havalara uçmak geçiyor ...

Ağladığımda mendil, güldüğümde kahkaha, susadığımda su olmanı, uyuduğumda rüyalarıma girmeni, her sabah alnımdan öperek uyandırmanı istiyorum...

Her gece kuş olup sana doğru uçmak, ardında serin rüzgarlar bırakarak, dağlar, denizler, ormanlar aşıp, bir pınarın başında menekşe gözlerine konmak geçiyor içimden. Dalgın bakışlarından, sevdalı yüreğinden öpmek geçiyor. O an bütün ağaçlar diz çökmeli diyorum, özleminle kanayan yüreğime. Bütün yıldızlar göz kırpmalı mutluluklara. “Allahım bu kadar mutluluk çok.” deyip, ellerimi gökyüzüne kaldırıp ağlamalıyım. Gökler de ağlamalı benimle, bulutlar, ırmaklar, yıldızlar da ağlamalı...

Şunu bilmelisin ki, nerede olursam olayım, hangi iklimde kalırsam kalayım, vakti geldiğinde bir gün mutlaka, yüreğim alıp beni sana getirecektir. Ben buna bütün kalbimle inanıyorum, sen de bütün kalbinle inan. Hiç bir yol bilmesem de, gelmeye kalmasa da mecalim geleceğim inan... Bekle...

Sevgiler büyüttüm
Kır çiçeklerinden, güneşin kanını emen
Umutlar yeşerttim bahar renginde al yeşil
Dağlarda kar erirken ceylanlar emzirdim
Melekler uyandırdım her tan ağardığında
Toplamak için bütün düş kırıklarını aynalardan
Yıldızlarla selam yolladım sana
Ve her gece mavi bir kuş tutup avuçlarıma
Dudaklara gül ve rüzgâr iliştirdim dağların doruklarına
Gelmedin.

Upuzun köprüler kurdum içimdeki yolculuklara sana kavuşmak için
Beyaz günlere uzandım beyaz atlarla, sana getirsinler diye umutlarımı
Seninle öpüşürken
Beyaz beyaz güvercinler kanat çırpıyordu mavi göklerin burçlarında
Bütün ayrılıkların, savaşların, ihanetlerin üzerine bir çizgi çekiyordum
En güzel barış çiçeklerini versin diye dünya

Ak alınlı taylar koşarken alnımın çayırlarında
Al türkülerle inledim lekesiz sabahlara her bahar
Özlemler kanatıp gecelerin sayfalarında
Mavi rüzgârların terkisinde sevgiler yolladım sana
Çoğaldıkça çoğaldı çılgınlığım
Kanımda milyonlarca yıldız tutuştu
Alevler içinde parlayan nehirler aktı yüreğime her defasında
Her suyun sesine bir damla gözyaşı bıraktım senin için
Gül desenli yaylalara bilmedin

Bil ki sensiz uzak bir dağ başı ıssızlığıyım
Yoksan ürpertilerde tiril tirildir yapraklarım
Seni özlemenin korkunç girdabında
Göğünü ve yönünü yitirmiş göçmen bir bulut olup
Her gece uçurumlara ağlarım

Hasret ateşine bürünürken geceler
Uzun ayrılıkların dağladığı sevdalarda
Korkunç alevler içirdim seni seven yanıma
İç çekmeyi öğrendi bir yanım, acı çekmeyi bir yanım
Ve ardından oturup ağladım küskün ırmaklar gibi
Karışıp gitti gözyaşlarım çağlayanlara
Silmedin

Ey kırçıl saçlarımda yıldız tutuşturan
Alıp savuran yangınlara yalnızlıklara
Hazan bahçelerinde yaralı bir güldür kalbim şimdi
Dört mevsim aşkı kanayan
Sen ki, yüreğimde demlenen aysın her gece
Gözlerimde çiçeklenen aşk
Uzun saçlı hasretimsin
Geçen bütün mevsimlerde seni bekledim
Gelmedin

Özlemlerle yaralı bir yağmur bulutuyum şimdi
Firari bir hüznün girdabında yitirdim gül desenli sevinçlerimi
Bil ki, çağlayan bütün nehirler benim gözlerimdir
Benim yüreğimdir ağlayan bütün denizler
Su içtiğim bütün pınarlarda seni susarım
Seni sorarım geçtiğim bütün yollarda
Düştüğüm her uçuruma bir tutam çiçek bırakır gibi
Bir tutam kor ve bir demet gözyaşı bıraktım senin için
Gelmedin bilmedin silmedin...

Bir gün gökyüzü gülünce ve geçince üşümesi kalbimin
Bütün hasretleri yükleyip rüzgârın kanatlarına
Yüreğimde taşıdığım sevda aleviyle
Upuzun yollardan çıkıp geleceğim sana... Bekle...
devamını oku...

sevgisiz hayat ise anlamsızdır

Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra, genç adam, uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki , ne ziyaretine gelmişler , ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini, cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.

Ailesinin işini kolaylaştırmak için, kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse, raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa, hiç bir şey yapmayacaklar, o da trende kalıp Batıya gidecek, belki de bir serseri olacakmış.

Tren , kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki , pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş. Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş , “ Şuraya bak ” demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. “ Her şey yolunda, bütün ağaç bembeyaz kurdelelerle bezenmiş”.

O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar, adeta, birden dağılmış, kaybolmuş.

"Affetmezseniz sevemezsiniz.
Sevgisiz hayat ise anlamsızdır"
devamını oku...

delice sevdim seni seni bırakıp gittin beni

Delice seversiniz birini yanındasınızdır ama onun yüreği de aklıda bir başkasındadır bilirsiniz hatta akıl bile verirsiniz ama bunu yaparken bir fırtına kopar içinizde ve bunu ona beli etmesiniz işte o fırtınanın öyküsü:
Adını koymaktan her zaman kaçındığım bir aşktı bizimkisi aslında benim ki demeliydim bu aşkı zaten hep yalnız yaşamamış mıydım sanki.bunca yılla rağmen yaşanılan bir aşktı kimse bilmezdi benim gizli masalımdı on senelik büyük bir aşktı.her mevsimi onda yaşadım sanki ben onun dostuymuşum ona delice aşık olan ben bana başkalarını anlatırken sanki içi darmadağın olan ben değilmişim gibi ben susardım o düşünmeden anlatırdı her cümlesinde o kadın vardı ben yatağıma yatınca sessizce ağlardım onun o aşkla beni seve bilmesi nasıl bir duyguydu acaba diye düşünürdüm bu aşk yoruyordu beni herkes o acıdan başka ne veriyor sana diye kızarken ben daha bir inatla sevmeye başlıyordum onu gururlu ol diyorlardı bana ben ise içimdeki bu acılarımla.

Telefona sarılıp sesini duymak için deli oluyordum seni seviyorum diyeceğin günlerin tarihlerini yazardım bir köşeye bu hayallerim ve mutluluğum uzun sürmezdi bir sihirli değnek değerdi masalımıza ve büyü bozuluverirdi arayıp sormazdı günlerce hata aradığında bile onu özlediğini onu unutmadığını söylerdi unut artık onu seni önemsemiyor bile dediğim zaman bana kızardı niye hala yanındaydım devamlı beni sevmen için mücadele etmekten bıkmış yüreğim niye hala kalbine girmek için çırpınıp duruyordu oturup sayfalarca mektup yazardım aynı şehrin havasını solarken aramızda mesafeler yokmuşçasına sana olan aşkımı yazardım bıkmadan usanmadan

Hiç mi görmedin gözlerimin ışıltısını ondan bahsederken bir anda o ışıltının kaybolduğunu hiç mi görmedin bırakıp kaçmalıydım ama yapamadım çünkü seviyordum ben mektuplarla duygularımı yazardım gece yarılarına kadar uykusuz kalarak sana duygularımı söylemekten hep korktun çünkü ben senden küçük aşk kırıntıları beklemeden sevmiştim kim seni bu kadar karşılıksız saf sevmişti ki benim sevgim korkutmuştu seni büyük aşkında böyle çok sevmiş miydi seni çok sevmiş biri nasıl seninle dost olarak hala görüşebilmeyi kiminle istersen yaşa diyerek hiç kıskanmadan seni ellere vermeye katlana biliyordu işte bu nedenle seninle dost olarak görüşmeyi kabul etmedim ben eski sevgililerinden yaptığın dost koleksiyonundan bir parça olmazdım ben son kez suratına bile bakmaya korkarak gitmemi istersen giderim dediğim zaman içimde bir umut vardı kal demene dair ama sen git dedin gittim masalımdın bittin...
devamını oku...

Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı

Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı.
Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu.
Dalgalar bu adamı küçük ıssız bir adaya kadar sürükledi.
Adam ilk günler kendisini kurtarmasını için...


Allah'a yakardı ve yardım bulurum umuduyla ufka baktı. Ama ne gelen oldu ne giden. Daha sonra rüzgârdan yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklardan bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu gemiden arta kalan konserve pusula gibi eşyaları bu kulübeye koydu. Günler hep aynı şekilde geçiyordu. Balık avlıyor pişirip yiyor ve ufku gözlüyor kendisini kurtarması için Allah'a dua ediyordu. Bir gün tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Duman dans ede ede göğe yükseliyordu.

Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı. Şimdi bu ıssız adada başını sokabileceği bir kulübe bile kalmamıştı. "Allah'ım bunu bana nasıl yapabildin?" diye feryat etti. O geceyi keder ve üzüntü içinde geçirdi. O kadar dua ettiği halde başına bu olay geldiği için sitemler etti. Ertesi sabah erken saatlerde adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı! "Benim burada olduğumu nasıl anladınız?" diye sordu bitkin adam kendisini kurtaranlara. Cevap onu hem şaşırttı hem de utandırdı: "Dumanla verdiğiniz işareti gördük!"

Canımızı sıkan gözyaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar sessiz bir kurtuluş çağrısı bir mutluluk davetiyesi belki de. İlk bakışta dayanılmaz gelen acı anlar sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten ruhumuzu ısıtan tatlı tecrübelere dönüşüyor. Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık karanlık basınca fenerimiz oluyor. Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler yaslı anlarımızda imdadımıza yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz zor anlarda sırtımızı dayadıklarımız oluyor. Hikâyede yanan kulübenin dumanıyla kurtuluş umudunun yeşermesi gibi yaşamımızdaki kırık dökükler yıkıntı ve ziyanlar kayıp ve yenilgiler yenilenmenin yeniden doğuşun tohumlarını ekiyor aslında. Acı derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken acıyla barışıp onu çözümlemek gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek...
devamını oku...

yeter ki sen mutluluklara gülümse.

Gözlerinin hasretinde yüreğim boşluklarda sesini arıyor... Yankılansa sesin odama ve gözlerin geceme yıldız misali düşse yeter bana..Başka bir şey istemiyorum....Bir tek gülüsün tüm acılarıma iyi gelecek kadar güzel..Ve seninle yaşayacağımız güzel günler tüm hayatıma bedel..Bos duvarlara ismini söylüyorum ve seni yıldızlara soruyorum acaba neler yaptı diye...Vurulmuşum sana ,gözlerine yanıyorum bir alev topu gibi..Hasretin sanki volkan gibi köşe başlarında patlıyor..Sensiz düşüncelere dalsam her fikrim kör kurşunlara ispat ediyor...Gözlerinden mahrum gecelerim katrana boyanıyor ...Uçurtmalarımı senden haber alır mı diye omuzlarımdan kaldırdım..Yüreğimi göçmen kuşlarla sana yolladım..Boş gelmeyeceklerdi biliyorum... Yüreğini ve gözlerini bırakacaklardı avuçlarıma...

Acıların yarınlarda müjde kokan çiçeklerdi..Düşünsene karların altındaki çitlembikleri...Aylarca toprakla kar arasında kalırlar..Ama içlerinde hiçbir zaman umutsuzluğuna yenilmezler.Yaprakları hazanı andırsa da içindeki umutlarını sererler dudaklarına..Bahar oldu mu nazlı bir gelin gibi günesin koynuna girerler.. Tüm umutlarını güneşle sevda kokan yüreklere sererler...Aynı o misal sende hiçbir şeye yenilmeyeceksin..Yarınlarını bahar addedip içindeki sevgi yapraklarını yüreğime sunacaksın..Her yaprağı da ölümüne sevdanın naif durusunu, yalnızlığa karşı dik başlılığını ve acılara karsı metanetini göreceğim..Gördükçe sımsıkı saracağım seni..Bırakmayacağım seni acıların kollarına ...Bu kadar kolay pes etmeyecektik fani yaralarımıza...İyileşmesi yılları sürecek acılarına ben her gün nefesimle merhem olacağım..Yavaş yavaş iyileşeceksin...her güneşte sana umutları bırakacağım ve gözlerin dünden daha iyi parlıyorsa o zaman daha çok
saracağım iyileşmen için...Tüm acılarına ben kefilim..Yeter ki sen mutluluklara gülümse.
devamını oku...

sende bu evlat acısı bende bu kuyruk acısı

Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış. Yılan da duygulanmış, dile gelmiş. Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş.
Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış.

"Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim."
Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil. Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş. Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış.
Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış.

Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.
"Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek"demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış.Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kim bilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş....

Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş. Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış.
Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor. Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde..

Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı...
Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş...
Yılan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama...Sende bu evlat acısı..Bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız.
devamını oku...

Karar vermek için gene acele ediyorsunuz

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler... İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.

Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde...

Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlamış: "Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
devamını oku...

Yaşamı yaşanmaya değer yapan şey sevgidir

Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmış, dert içinde eve kapanmıştı. Sokağa çıkmıyordu. Annesi... Bir de kendisi... O kadardı bütün hayatı... Bir gün fena halde bunaldı, dayanamadı, attı kendini sokağa. Bir yığın vitrinin önünden geçti.

Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar.. Hani ilk bakışta ask derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte... İçeri girdi. Kız gülümseyerek koştu ona... "Size nasıl yardım edebilirim" diye... Nasıl bir gülümsemeydi o... Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rasgele bir plağı işaret ederek...

"Evet.. Su CD'yi bana sarar mısınız?" Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi. Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı. Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan..Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda... Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kâğıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, Altına Telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkândan... Iki gün sonra evin telefonu çaldı. Anne açtı telefonu. CD dükkânındaki tezgâhtar kızdı arayan...

Delikanlıyı istedi. Notunu yeni bulmuştu da. Anne ağlıyordu. "Duymadınız mı" dedi. "Dün kaybettik oğlumu." Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda..Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı.İçinde bir CD vardı, bir de minik not.. "Merhaba. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum. Bir aksam birlikte çıkalım mı? Sevgiler. Jacelyn!." Anne bir paketi daha açtı. Onda da bir CD ve bir not vardı. "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık. Sevgiler. Jacelyn!" Unutmayın. Düşündüğünüz şeyi mutlak söyleyin. Birini seviyorsanız, söyleyin ona. İçinizdekini söylemekten korkmayın. Birisi hakkında ne hissediyorsanız söyleyin ona. Ve hemen söyleyin. Hemen! Çünkü doğru zamanı bekler ve
"İşte şimdi tam zamanı" derseniz, bir bakarsınız çok geç olmuş. Gününüze sahip olun ki, pişmanlıklar yaşamayasınız. Yaşamı yaşanmaya değer yapan şey sevgidir...
devamını oku...

ölümsüz bir aşk hikayesi bizimki

Ayak üstü yaşanmaya çalışılan, ölümsüz bir aşk hikayesi bizimki. Sorsa birileri, ne adı var içimizde ne de anlamı. Farklı yerlerden değildi aslında bakışlar. Yapılan tek hata ürkek durmak ve yürekleri fazla korumaya almaktı. Yaralanmak böyle bir şey olmalı. İnsan en sevdiğine kıyabiliyor galiba kendini temize çekmek adına. Öfke selinde boğulduğunu ve aslında en çok onu sevdiğinden bunu yaşadığını fark edemiyor. Sonra dolu dolu bakan gözlerle keşke demek yara üstüne yara açıyor... git artık.

İşte biz bu anlamsızlıkları aylardır yaşıyoruz sevgili. Tüketecek daha ne var söylesene. Adını koyamadığımız şeyler bağlamış sanki bizi. İkilemlerle hayatı götürmeye çalışıyoruz. Gitmiyor ama. Hayatın yaptığı tek şey zamanın geçmesini sağlamak ki onu da elimden geldiğince durdurdum son aylarda.

Sen hoyratça suçlayıp, niye derken sadece seviyorum seni geçiyordu yüreğimden. Bunu anlatmak için fırsatlar kollarken, farkında olmadan hata yaptım, uzaklaşmanı sağladım. Galiba seni sevdiğime inanmadın.

Bir şehir vardı aklımdan hep seninle geçen batıyor şimdi, yokluğa karışıyor. Hissettiklerimden var etmeye çalıştıklarım hep geri döndü defanslarından. Haklıydın belki de, geç kaldım. Hayatımda kaldığın bunca zamana baktığımda anladım ki anılarla onarılmıyor güçlü de olsa sevgiler.

Şimdi uzak dur benden istiyorum. Vicdanınla hesaplaşmanı yalnız yap. Bırak korumaya çalışarak içimdekileri, onarayım parçaladığın yüreğimi. Kendine de bana da yeni acılar ekleme. Madem bundan öte yol yok bize dair içinde, bu aşkın ölümsüzlüğüne bir kez daha inanayım.

Benim baktığım yerden görünen sadece elimden geleni yapmış olmanın verdiği buruk bir sızı. Oysa sen seçimlerini yaptığın zaman sadece bir nefesti uzaklığım, deneyebilirdik. Şimdi yapmadıklarını yok sayarak, yeterince çaba harcamadın demeye hakkın yok.

Bırak içimizde kalsın bu sevda, bu yarım kalmışlık duygusu kemirsin ama bilmeyelim. Bırak zaman diyelim. Doğru zaman da doğru mekanda karşılaşmadık diyelim. Kader diyelim hiç olmadı. Yeter ki keşke olmasın dudağından dökülen.

Bitmedi mi öfken? Öyleyse çek vur hala senin için ağlayan gözlerimden. Küllenmiş zamanı ve kalbimi durdur. Atmasın sen diye her yeni güne başlarken. Çünkü biliyorum yaşadığım sürece içimden eksilmeyeceksin sen...
devamını oku...